Rönesansın Bilim-Sanata Etkileri

Eski 11-16-2009   #1
Şengül Şirin
Varsayılan

Rönesansın Bilim-Sanata Etkileri



Rönesansın Bilim-Sanata Etkileri



BİLGİDE RÖNESANS


XVI yüzyılda ilimde de rönesans oldu Matematik re astrono*mide büyük ilerlemeler görüldü: Polonyalı Kopernik (Corpernic) dünya*nın güneş etrafında döndüğünü gösterdi
Kadavra üzerinde deneme yapılmaya başlandı Kanın küçük devri bulundu İlim, iskolastik düşünceden kurtulmaya ve deney metodu ile ha*kiki şeklini almaya başladı

RÖNESANS DÖNEMİ KÜLTÜR, SANAT VE FELSEFESİ



Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (Özellikle 17 yüzyıla kadar) yaşanmış olan bir çağdır Daha kesin bir ifade ile bir geçiş dönemidir
Yeniden uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için çok uygundur Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine çıktığı çağdır
Rönesans bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış, onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir Antik çağ felsefesinden çok şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17 yüzyıl ve yeniçağ felsefesinin hizmetine sunmuştur Böylece de bugün bile geçerli olan modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur
Aslında Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru değildir Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir yaklaşım olabilir Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir oluşumdur
Bu çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran, yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir
Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesans‘ı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var
1Ortaçağ’ da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen hiristiyan dini ve onun yöneticisi olan katolik kilisesidir Kilise her konuda mutlak otoritedir Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde tartışılması bile olası değildir Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen görev kilise öğretisini (skolastik öğreti) mantıksal bir takım oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır Buna karşılık Rönesans’ın ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce incelemektir Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır
2Ortaçağ skolastik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün hiristiyan alemini bir şemsiye gibi saran ve bütün bu alem içinde etkili olan bir felsefedir Yalnızca Latince ile işlenir Ana teması hiristiyan inançlarının savunulup, temellendirilmesidir Bu felsefede çeşitli ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca hiristiyan alemi vardır Rönesans felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar
3Ortaçağ düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani hiristiyan kilisesinin hizmetkarlarıdır Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar, araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir
4Ortaçağ insanının belirmiş bir kişiliği yoktur Ondan beklenen ödev tanrının buyruklarına itaat etmektir Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek, kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir Rönesans insanı ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individualisttir Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır Avrupa kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur Hatta bu kültüründe Latin-German yelpazesinin bir eseridir Başlangıcı ve ilk filizleri İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır Bizans ırk ve kültürünün temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur
Rönesans ‘ın başlangıcı olarak genellikle 1453 (İstanbul’un Fethi) veya 1517 (Reformation’ un başlaması) yılları kabul edilmektedir Bu tarihler kesin değildirler ve yalnızca çağlar içinde bir sayısal değer ifade ederler Çünkü daha 14üncü yüzyılda bile Rönesans oluşumunun belirtileri tarih sahnesinde görülmeye başlanmıştır


RÖNESANSIN YAYILDIĞI ALANLAR

1 RÖNESANS Felsefesİ


Rönesans felsefesinin temel dayanağı ve çıkış noktası İlk çağ Antik felsefesidir
Rönesans, orta çağ boyunca olduğu gibi bırakılıp, dondurulmuş olan bu felsefeyi yeniden ele alıp işlemeye başlamıştır Oluşan özgürlük havası içinde bu felsefenin öz kaynaklarına inmiş, orta çağ boyunca oluşmuş olan engelleri kaldırarak ona gelişme yolları açmıştır Bu felsefeleri iyice işleyip, kendini geliştirdikten sonra da, öğrencisi olduğu bu felsefeye kendine özgü eleştiriler ve ekler ile gelişmeler ve yenilikler kazandırmıştır

Belki Antik çağ etkisi ve belki de din baskısı nedeni ile Rönesans felsefesi öncelikle insan sorunu üzerine yönelmiş, insanı incelemiştir Hümanizma akımı olarak isimlendirilmiş bu akımda öncelikle Antik çağ eserlerinin taranması ve tercümeleri yapılmıştır Bu filolojik çalışmaların sonunda doğal olarak insanın ne olduğu sorusu (İnsan nedir? Ne olacaktır?) sorgulanmaya başlanmıştır

Hümanizma akımının baş mimari Francesco PETRARCA’dır Petrarca Hıristiyan skolastik görüşlerinden sıyrılıp, bu dünyanın zenginlik ve coşkuları ile ilgilenir, daha iyi yaşamak için yaşama sanatının kurallarını araştırır Bireyin devamlı ödevinin kendisini geliştirmek olduğuna ve bunun için de devamlı çalışması gerektiğine inanır De Vita Solitaria adlı yapıtında kendini geliştirmek ve erdemlere ulaşabilmek için insanın hatta tek başına yaşayıp, yalnızca kendisini geliştirmek için çalışması gerektiğini savunur
Petrarca bir anlamda Antik Roma stoa filozoflarının ruhun özgürlük ve mutluluk ideallerini çağının insanına taşımıştır

Giovanni BOCCACCİO da, kilise ve töre baskılarının ötesinde, insanın bu dünyada yaşamakta olduğunu, bu dünya ile bağlantılı olduğunu ortaya koyar
Rönesans’ın ileriki yıllarındaki düşünürlerden Niccolo MACCHIAVELLI insanın ne olduğu, ne ve nasıl yapması gerektiği üzerinde çalışmıştır Ona göre insan bir doğa gücüdür, canlı bir enerji kütlesidir Böyle bir yaratık, Hıristiyanlığın alçakgönüllülük ve gönül tokluğunun en yüksek erdem olarak gösteren öğütlerinin içine sığamaz Hatta eski çok tanrılı pagan dinlerini Hıristiyanlıktan daha üstün görür Çünkü bu dinler, ona göre insana bu dünyada iyi yaşamayı öğütleyerek onu hayata bağlamışlardır

Çağın sonlarına doğru yaşamış olan Michelde MONTAIGNE de indivudualist
Ve Hümanisttir İnsan yaşamı ve insan doğasının yapısı onun da çalıştığı başlıca konudur “Her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum Benim fiziğim de metafiziğim de bu” der ”İçimizde bir doğa kımıldıyor, ona kulak verir, yasalarını kavrarsak, erdeme, dolayası ile de mutluluğa giden yolu bulmuş oluruz” diye devam eder Dogmatizmin tam düşmanıdır Doğruyu nerede bulmak gerektiğini sorunu onu sonraları Antik çağ şüpheciliğine götürmüştür Yalnız o bu akıma klasik öğretisine ek olarak bir yenilik kazandırmıştır Antik şüphecilik “hiçbir şey bilmiyorum, öyle ise bilginin hiçbir önemi yok” yargısına varır Montaigne ise böyle pesimist değil, o son sözün “hiçbir şey bilmiyorum değil, ne biliyorum sorusu“ olmalıdır iddiasındadır

Montaigne’nin insan yaşamının özü ile ilgili sezgileri ve şüphecilik (spepsis)
üzerine düşünceleri devrinde geniş ilgi ile karşılanmıştır Özellikle şüphecilik üzerine düşünceleri, bilim karşısında inanca da açık kapı bıraktığı için Rönesans’ın özgürlük havası içinde iyice yayılmıştır Daha sonraları diğer düşünceler (Pierre CHARRON ve Francois SANCHEZ ) şüpheciliğe sistemli bir biçim ve şekil bile kazandırmışlardır
Rönesans felsefesi içinde PLATONİZM ve ARİSTOTELİZM adları altında oluşmuş olan iki akım üzerinde de durmak gereklidir

Ortaçağ, skolastik felsefesini direkt olarak Antikçağ otoritesi Aristoteles’e dayandırır Bu felsefenin karşısında olan Rönesans’ın da Aristo’ya karşı tepki göstermesi doğaldır
Rönesans, Aristo karşısında Platon’a derin bir sevgi ve saygı ile bağlıdır Platonun yaptıklarını inceler,, adına sevgi dernekleri ve hatta bir Akademi (Floransa’ da ki Platon Akademisi) bile kurulur

Platon’a karşı duyulan sevginin İstanbul’un işgalini takiben Bizans’tan göçen
bilginler tarafından başlatıldığı yaygın olarak iddia edilir
Platonizm’in yanında Aristoteles felsefesinin özüne inip, onu ortaçağ doğmalarından arındırıp yeniden incelemeyi amaçlayan bir Aristo çığırı da Rönesans felsefe akımları içinde var olmuştur

Rönesans’ da Din Anlayışı

Rönesans döneminde dini inanç ve düşünceler de değişime uğramış, bağnaz kilise otoritesine karşı çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır Bu akımların en önemlisi Reformation hareketidir Bu hareketi 1517 yılında Wüttenberg kilisesinin kapısına astığı bildiri ile başlatan Alman rahibi Martin LUTHER, böylece Hıristiyanlıkta Katolik ve Ortodoks mezheplerinin yanı sıra Protestanlık mezhebini de kurmuş oluyordu
Reformation kilisenin bağnaz ve katı tutumuna karşı bir baş kaldırış hareketidir Para karşılığı günah çıkarma belgeleri dağıtımı, politika ile içli dışlı olma, entrikalara bulaşma ve engizisyon müessesinin gaddarlığı sonucu halk kütlelerinde oluşan hoşnutsuzluk Reformation'u hazırlayan önde gelen nedenlerdir

Reformatıon'un özünde, hiç olmazsa başlangıç safhalarında, mistisizm anlayışı yatar Kiliseye karşı güvenini yitirmiş olan halk tabakaları zaten daha orta çağ devrinde tanrı ile bağlantısını ve aradığı teselliyi kendi içinde ve kimsenin aracılığı olmadan kendi kendine bulma çabasındaydı

Ortaçağdaki bu mistik anlayışın atası Alman Meister ECKHART’ dır Mistisizmin ve dolayısı ile de Reformatıon'un ne olduğunu şimdi onun ağzından dinleyelim Ona göre, “Hıristiyan dininin doğruları skolastiğin bilimleştirmiş olduğu doğmalarda değil, inanan gönüllerin derinliklerinde yatar Salt doğruluk insanın kendisindedir Kilisenin doğmaları ile törenlerinde değildir Bilmek, bilen ile bilenin özce bir olmalarındadır Bilginlerin en yükseği olan Tanrıyı bilme evrenin bu özü ile ruhun birleşmesidir İnsan tanrıyı kendisinde, kendi içinde ise bilebilir Tanrı ile insanın özdeşleşmesi olan bu anlayışta insan bir küçük Tanrı (Mikrotheos) dur

Reformatıon hareketi çabucak yayılmış ve büyük halk kitlelerini etkisi altına almıştır Etki o kadar geniş ve köklü olmuştur ki, Katolik kilisesi bile bu akım karşısında kendine çeki düzen vermek ve kendini düzeltmek ihtiyacı duymuştur Katolik kilisesinin uyguladığı kendi içindeki bu reform hareketine karşı-reformasyon adı verilir
Reformatıon ileriki tarihlerde ana kaynağı olan mistisizmden uzaklaşmak ve yıkmaya çalıştığı Katolik kilisesinin karşısında kendi kilisesini yani kendi doğmalarını kurmak zorunda kalmıştır

Ama gene de insanın doğal yönüne değer verdiği ve insana bu dünyadan elini eteğini çekmeyi öğütlemediği ve insan kişiliğine saygılı olduğu için tam bir Rönesans hareketidir
Rönesans din kültüründe karşılaşılan bir diğer akımda DOĞAL DİN akımıdır Bu akım tam olarak Rönesans’ ın özüne uygun bir akımdır Her türlü dış formdan, töre ve doğmalardan uzak olan bu dinsel yaklaşımda tüm din doğrularının kökeni vahiyde değil, insan aklında aranır
Din tanrının açılması (Vahiy) değil, insan aklının ürünüdür
Bu akımın tipik düşünür ve savunucuları Fransız Jean BODIN ile İngiliz Herbert of CHERBURY’dir

RÖNESANS SANATI

Ortaçağ sanat dünyası içinde tohumu atılan ve çeşitli ekenlerle büyüyen yeni dünya görüşü, birden ortaya çıkmamış daha önceki bölümlerde anlattığımız sosyal, ekonomik, bilimsel ve teknik gelişmeleri içeren olayların sonucunda oluşmuştu Ayrıca dönemin düşünce yapısı sanata etki eden önemli unsurdu Sanat hareketleri de bu toplumsal gelişime paralel olarak belirip, gelişmiştir

Yeni dünya görüşünün bir özelliği, insanın kendi dünyevi güçlerini anlamasıdır Bilindiği gibi ortaçağda halk, sanatçılar, bilim ve din adamları kilisenin inancına paralel bir tanrı görüşüne sahipti Ancak daha gotik dönemde bile ortaçağda kilise ile aynı görüşü paylaşmayan insanların ortaya çıktığını biliyoruz İşte bu farklılaşma dinin insanın akıl terazisinde ölçülüp değerlendirildiğini göstermektedir Bu hareket gittikçe büyümüş ve insanın kendi eleştirisine de önem vermesi ile sonuçlanmıştı Bu eleştiri ortaçağ anlayışını da yargılayacak ve dinin Rönesans çağında zayıflamasına neden olacaktı Başta Hıristiyanlığı eleştiren bazı felsefe okullarının ve bazı filozof kralların ortaya çıkması ile ve diğer etkiler ile din kurumu dünyevi ilişkilerinden gittikçe uzaklaşmıştır
Bunun mimaride yansıması olarak daha erken zamanlarda Gotik dönemde Roman kilisesinde tanrıyı temsil eden apsid tarafındaki kulelerin, kralı temsil eden batı tarafındaki kulelerden daha alçak yapılarak belirdiğine tanık olunmuştu


Bramante, Roma Monterio'da StPietro Kilisesi 1502


Bu yeni görüşleri yansıtan biçimlemeler, insanın kendi yorum ve düşüncelerine dogmalardan daha fazla önem verdiğini göstermektedir Bu yeni görüş ortaçağın gotik katedrali karşısında, Rönesans’ın merkezi planlı yapısıyla da biçimlenmiş olmaktadır Bu farkı en iyi 1400 yıllarında Regensburg’da yapılan ve tanrıya doğru sonsuzluğa yükselir şekilde inşa edilmek istenen Dom ile yüzyıl sonra 1502 de mimar Bramante tarafından Roma’da yapılan StPietro Kilisesi arasında görülür St Pietro kilisesinin kubbesi bir yarım küre iken ön cephesinde yarım daire planlara yer veriliyordu
Çember ve küre antikçağda mutluluk sembolü olarak kabul ediliyordu Ortaçağ öbür dünyadaki kurtuluşa, Rönesans ise dünyevi yetkinliğe ve bu dünyadaki kurtuluşa önem veriyordu Ortaçağ dogmalarının yerini yeni çağda bilgi, dünyevi güzellik, kişisel başarı, mal, mülk alıyordu Ortaçağda eserini altına imza atamayan sanatçı, bu çağda artık kendi yaratış gücüne inandığından eserin altına imzasını atacaktı

Rönesans’ta Mimari

Geç Gotik, Orta Avrupa’da 15 Yüzyılda eserlerini vermeye başladığında İtalya’da Floransa’da erken Rönesans’ın ürünleri görülmeye başlamıştı İtalyanlar Gotiği bir barbar sanatı olarak kabul ettikleri için önce Floransa’da bir karşı sanat hareketi başlamış ve Roma 1500’li yıllardan başlayarak bu yeni anlayışı en üst düzeye çıkarmıştı
Rönesans mimarisinin kurucusu olarak Florensa’lı Flippo Bruneleschi kabul edilir Kırk yaşına kadar heykelci olan sanatçının ilk eseri Floransa Domudur
Burada kaburgalı kubbe yapısında Gotik etkisi görülür Sanatçının 1421 de yaptığı
St Lorenzo kilisesinde Gotik etki tamamen kaybolmuştur Bu kilise daha sonra Michelangelo’nun yapacağı Medici ailesinin mezar kilisesi için de bir örnek teşkil edecektir

Bruneleschi ilk eserlerinde Roman ve ilk Hıristiyanlık eserlerinden yararlanarak biçimlendirmişti Daha sonra ise antik kaynaklara yönelmişti
Bu hareketin ikinci temsilcisi Leon Battista Alberti idi Şair, kompozitör, hukukçu ve sporcu olan sanatçı Bologna üniversitesini bitirip papaz olmuştu Ancak sanat, matematik, felsefe ve yapı sanatı üzerine yazılar yazmıştı Mimar Alberti, Hıristiyan kutsal yapısı ile Roman yapısını birleştirme yolunu tutmuştu
Bu sentezini Rimini’de SFransesco kilisesinde uygulamak istemiş ancak eser yarım kalmıştı Alberti’nin bir diğer yapısı da Mantua’da ki SAndrea kilisesi idi
Bu yapı uzun bir salon ve iki yanda birbirlerinden ayrılmış şapelle nişlerin yer aldığı bölmelerden ibaretti Rönesans’ta tekrardan görmeye başladığımız merkezi yapı heyecanını Bizans’tan alıyordu Gotik sanata olan düşmanlık Bizans sanatına yakınlık sağlıyordu


Flippo Brunelleschi, Capelle Pazzi'nin içi, 1430 dolayları


Çapraz geminin kesiştiği yeri de bir kubbe kapatıyordu Uzun salonu ise taştan bir tonoz örtüyordu Bu yapı Gotik’den ayrılıyordu Gotik’te her yöneliş derine ve yukarı doğru hareket halinde olduğu halde, burada mekan hareketi, yerinde duran bir etkide idi Gotik’te duvarlar, ayaklar, ve tonozlar silme ve kaburgalarla hareket eden ve bir yöne yönelen etki içersinde düzenlenmişlerdi Rönesans, kaburgayı ve kaburgalı haç tonozu, dinamik etkileri nedeniyle ret ediyordu Bunun yerine klasik tonoz ile kubbeyi ele alıyordu Çünkü bu unsurlarda hareket özelliği bulunmuyordu Çatı örtüsü için eski Roma’nın saray ve hamamları örnek alınmıştı Buradaki formlar Rönesans sanatçısına daha ağır başlı sakin ve ölçülü geliyordu Bu yapılarda insan yeniden ana ölçü birimi olmuştur Ve bu şekilde sanatçı gotikte mantıklı olmayan oranlar ve dini düşünce ile ilişkisini tamamen keser



Leon Battista Alberti, San Andrea kilisesi, Mantua 1472


Bu klasik anlayışta Floransa dışında yalnız Alberti yapılar inşa eder Kuzey İtalya’da 16 Yüzyıla kadar karışık bir üslup hakim olur Bu karışık üslup geç Gotik ile antik unsurları birleştirmeye çalışır Yukarı İtalya’da klasik üsluba dönüş, bir fresk ressamı olan Donato Bramante ile başlar (1444-1514) Milano’da Santa Maria Grazia kilisesini yapan sanatçı daha sonra merkezi planlı yapıların en güzel örneği olan St Pietro klisesini gerçekleştirmişti Bramante’nin daha sonraki görevi Papaların Avignon’dan dönmesini takiben yaşadıkları yer olan Vatikan’ın yeniden düzenlenmesi idi





Venedik'te Dukalık Sarayı

Rönesan’ın dini ve sivil yapıları aynı unsur ve özellikleri göstermektedir Sivil mimarinin en önemli sonucu Palazzo yani sarayların kazanılması idi Yeniçağ, kral ve prensler için şato yerine sarayları uygun görüyordu Bu yapılarda toplum içinde kendini kabul ettirmiş, tüccar, bankacı zihniyeti olan kral oturuyor, kudreti ve hümanist kültürü ile çevresindekilerden üstün olduğu kabul ediliyordu Plazzo’da Helenistik sütunları ile avlu önemli bir unsurdu Muhteşem bir temsil gücü olması gereken yapının, özellikle cephesi gösterişli idi Konsollu frizler ve rustik tarzı yer, yer heroik etki yaratıyordu






Mimar APaladio
Villa Rotando'nun ön cephesi

Sivil mimari alanında, klasik üslupta en çok eser veren sanatçılar Venedik okulundan Jacopo Sansovino (1486-1570) ve Vicenza'lı Andrea Paladio’dur (1518-1580)
Mimar Paladio, Sasovino’ya nazaran daha klasik üsluba yakın olup Vicenza’da bir bazilika, bir tiyatro, bir saray inşa ederek yeni mimarinin temellerini atarken bu şehri de bir sanat merkezi haline getiriyordu Bir çok büyük yapıyı gerçekleştiren Paladio, Kuzey İtalya’da sayıları 20 kadar olan villa yapmıştır Paladio eserlerindeki tutarlılık ve sadelikten kaynaklanan başarısı nedeniyle ileri dönemlerde yapıtlarından en çok esinlenen mimar olacaktır
Rönesans yapı anlayışının kısa bir zaman içinde son bulması ve bizzat klasik dönem sanatçılarından Michelangelo tarafından Barok’a yöneltilmesi dikkat çekicidir
Rönesans mimarisi 16 Yüzyıla gelindiğinde yerini Barok mimariye bırakmıştır Bu dönemden sonra Avrupa’da yapılarda görülen Rönesans etkisi bir süslemeden öteye gitmemiştir

6 RÖNESANÇI KİŞİLER VE ÖZELLİKLERİ

RÖNESANS AVRUPASI


Katoliklik Hıristiyanlığın doğuşundan beri Papayı ruhani önder tanıyanların bağlı olduğu temel Hıristiyanlık mezhebidir 1054'de Hıristiyan kilisesinde ilk ayrılıklar ortaya çıkmış ve Doğu Kilisesinin din adamları Roma Piskopos'unun üstünlük ve yetkesine karşı çıkarak Ortodoks Kilisesini kurmuşlardır Ortaçağda (11 yy dan 15 yy a kadar) mezhep sapkınlıkları artmış, engizisyon mahkemeleri kurulmuş, kilise adamları arasında ve manastırlarda yolsuzluk, düzensizlik ve kurallara aykırı davranışlar yaygınlaşmış, bunun sonucunda kuralları yeniden düzenlemeye çalışan ve yüksek din adamlarına baş kaldıran birçok "reformcu" ortaya çıkmıştır Almanya (Luther'in etkisiyle), Fransa (Calvin'in etkisiyle) ve İsviçre'deki çok sayıda Hıristiyan Roma Kilisesi'nden kopmuş ve 1517 de Protestan adı verilen topluluklar kurulmuştur Protestanlığa göre, Kutsal Kitap Tanrı'nın yaşayan sesidir; her kişi (sevgiyle yaklaşmak koşuluyla) Kutsak Kitabı serbestçe yorumlayabilir; dolayısıyla rahiplerin kutsal kitabı yorumlama konusunda özel bir yetkileri yoktur

Hıristiyan birliğindeki bu reformdan sonra 16 yy da kanlı mezhep çekişmeleri patlak vermiştir (30 yıl savaşları) 1618 ile 1648 yılları arasında yıkıma yol açan savaşlar, başlangıçta Kutsal Roma-Gernıen İmparatorluğu sınırları içinde dinsel çatışma olarak, katolik ve protestanlar arasında başladı Danimarka, İsveç, Fransa, Avusturya, Polonya, İspanya ve İtalya bu savaşın içinde rol alan ülkelerdir

Fransızca "yeniden doğuş" anlamına gelen bu dönem öğrenimin, sanatın ve edebiyatın yeniden canlanışıdır; 1450-1600 yılları arasındaki dönemdir Daha önceden keşfedilmiş ancak Avrupa'da yeni kullanılmaya başlanmış olan üç önemli buluş rönesans sürecinde etken olmuştur:

Matbaa : (1450 /1449) Baskı tekniğinin gelişmesiyle, kitap sadece varlıklı kimselerin sahip olacağı nesne olmaktan çıkmış, insanlara yepyeni bir dünyanın ufuklarını açmıştır
Pusula : Coğrafi keşiflerin başlamasına neden olmuştur, Avrupa toplumunun bazı alışkanlıklarının değişmesine neden olmuştur (yeryüzündeki uzun yolculukların bir nedeni; hıristiyanlığı geniş bir alana yayma; misyonerlik çabalarıdır - Marko Polo, K Kolomb vd)

Barut: Feodal düzenin yıkılıp özgürlükçü bir ortamın doğmasına neden olmuştur
Ortaçağda egemen olan Hıristiyan anlayışı "bu dünyanın değeri insanların öbür dünyaya hazırlanması ile ölçümüne" dayanırken, rönesans anlayışında "insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgilenmenin, cennet cehennem bir kenara bırakılarak yaşanılan dünya sorunları ile ilgilenilmesinin" gerekliği ön plana geçmiştir

Rönesans da bilime yapılan katkılar, seçkin insanlardan değil daha çok sanatçılardan gelmiştir Bu dönemde yine yer yer bilime karşı bazı eğilimlere rastlamak mümkündür Matbaa ve keşifler bilime karşı ilgi uyandırmak yerine kuşku ve yadırgama doğmasını da sağlamıştır Batlamyus modelinin yanlış olduğu hakkında kuşkuların olmasına rağmen, bu döneme kadar geçerliğini koruması şu nedenlere bağlanabilir;
  • Aristo'nun, Yer'i evrenin merkezinde kabul eden fiziği, Batlamyus modelinin temelidir (Yer'in evrende hareket etmesi mümkün değildir) Cebir ve trigonometrideki gelişmelere karşın matematik, Yer'i merkezden kaldıracak fiziği geliştirecek düzeye erişmemişti
  • Yer merkezli evren, Hıristiyan dininin kozmolojisi olarak kabul ediliyordu
Rönesans dönemi süresince de üniversiteler kilise öğretisini korumak zorundaydı, hala Batlamyus modeli öğretiliyor ve savunuluyordu Bunun dışındaki görüşlerin (ya da yeniliklerin) gelişmesi üniversite dışındaki bilim kurumlarında tartışılıp ortaya çıkma imkanı buldu Bilimsel etkinliklerin ekonomik yapı ile çok yakın ilişkili oldukları görülmektedir Rönesans sonrası İtalya çok zengin bir ülkeydi 1560 da Napoli'de bir bilim akademisi kuruldu, bunu sırasıyla Roma (1603-1630) Floransa (1651) akademileri takip etti Ticaret ve sanayi Atlantik kıyılarına kaymasıyla, bilimin de İngiltere, Fransa ve Hollanda'da boy gösterdiği görülüyor 1645 de İngiltere Kraliyet Bilimler Akademisi (The Royal Society) kurulduktan sonra bunu 1666 da Fransa Bilimler Akademisi (Academie deş Sciences) takip etti Bilimsel akademilerin kurulduğu dönemde uluslararası ticaret hareketli bir düzeyde idi Ayrıca, bilim akademileri üyeleri arasında işadamları, mimarlar, kaşifler, bilim adamları ve sanatçıların olması, endüstri ile bilimin etkileşmesini de sağlamıştır

KOPERNİK (1473-1543)




Polonya'da doğmuş, çeşitli üniversitelerde ilahiyat, matematik, ekonomi, tıp, hukuk eğitimi görmüştür Eğitiminin sonunda papaz olarak görev yaptı İtalya'da tanıştığı astronomlardan ders aldı, yeni-Platoncu görüşü benimseyen hocası Dominico Novara Batlamyus modelini karmaşıklığı nedeniyle eleştirmekteydi (Pisagorcular evrenin basit ve ahenkli olması gerektiğine inanıyorlardı)


Kopernik, kökeni Aristarkus'a ve pisagorculara uzanan "yer merkezli" sistem önermiştir Ölümüne yakın bir tarihde basılan "Gök Kürelerin Hareketi" (1543) isimli kitabında Yer'in ve gezegenlerin Güneş etrafında dairesel yörüngelerde sabit hızlarla dolandıklarını savundu Ay ise dolanmasını yer çevresinde sürdürmekteydi (Bu eserin hazırlanmasında -dolayısıyla sistemin kurulmasında- takvimdeki reform gerekliliği etkin olmuş olabilir) Modelde Satürn gezegeninden sonra, tüm gezegenleri kuşatan ve hareketsiz olan bir sabit yıldızlar küresi mevcuttur Gece ve gündüz Yer'in kendi etrafında dönüşünden, mevsimler ise Güneş çevresindeki dolanımından meydana gelmektedir

Bu eser Avrupa'da (astronomlar dahil) büyük bir heyecan yaratmamış ve ilgi çekmemişti Kopernik döneminde geniş bir hoşgörüye sahip olan kilise ve dini çevreler bile bu düşüncelere ses çıkarmamıştır Kopernik de modeline İncil'den bazı cümlelerle dayanak arıyordu Ayrıca kolay anlaşılabilir olmaması da 16 yy boyunca tepki görmemesini sağladı Bunların yanında Kopernik modeli merkeze Yer'in alınması dışında Batlamyus modelini (Aristo fiziğini) içeriyordu: her ikisinde de evren küresel ve sınırlıydı, yörüngeler dairesel ve gök cisimleri küreseldi (mükemmel geometrik şekiller), gezegen hareketleri ortak merkezli küreler üzerindeydi ve yıldızlar Satürn küresinin dışında sabittiler Üstelik güneş merkezli model kürelerin sayısını 70 den 36 ya indirmişti ama Batlamyus'un karmaşıklığından kurtaramamıştı

İlerleyen yıllarda Kopernik'e ilk ve sert tepkiler protestanlardan gelmeye başladı Kopernik'den az sonra yaşamış olan Giordano Bruno (1548-1600) biraz daha ileriye giderek Güneş'in bir dönme hareketi yaptığını ve bu nedenle kutuplarından daha basık olabileceğini, sabit yıldızların da birer güneş olabileceğini ve evrenin sonsuz olduğunu ileri sürdü Bruno, Aristo ve Batlamyus kozmolojisine karşı görüşleri nedeniyle dinsizlikle suçlanıp 1610 da yakıldı Bundan sonra kilise 1616 yılında, Kopernik'e karşı hoşgörüyü de bir kenara bırakarak Onun dinsiz olduğuna inanarak sistemini ve kitaplarını 1882'ye kadar yasakladı

TYCHO BRAHE (1546-1601)




Kopernik ile, çıkış noktalarındaki "tutucu"lukları dışında tamamen aksi düşüncede olan bir araştırmacı Kopernik'in yeni-Platoncu eğilimleri nedeniyle başlangıçtan beri yer merkezli modeli pekiştirmeye çalışması (ki sonunda ister istemez böyle olmadığını görüyor), Tycho'nun Aristo fiziğini koruma çabasındaki uğraşları benzerdir Bir benzerlik de her ikisinin korumaya çalıştıkları sistemin yıkılmasında büyük paya sahip olmalarıdır: Kopernik; Yer ile Güneş'in yerini değiştirerek, Tycho; gözlediği bir süpernova ve kuyrukluyıldızı yorumlayarak Ay-üstü evrenin o kadar da değişmez olduğunu görerek
Kopernik'in çok iyi bir matematikçi ve teorisyen olmasına karşın, Tycho eşsiz bir gözlemci olarak karşımıza çıkmaktadır


Tycho'nun gençliğinde izlediği bir Güneş tutulması, astronomiye merak salmasına neden oldu Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde matematik ve astronomi dersleri aldıktan sonra ülkesine döndü ve Kutsal Roma-Germen İmparatoru II Rudolf un desteği ile 1576'da Prag Gözlemevi'ni kurdu (Rudolf, Brahe'yi imparator matematikçisi unvanı ile onurlandırdı) Burada kullanılmak üzere büyük boyutlu ve duyarlı gözlem araçları tasarladı Aristo fiziğini savunarak, "ağır bir kütleye sahip olan Yer'in hareket etmesi fizik ve kutsal kitap yönünden mümkün değildir" düşüncesi ile Kopernik sistemini reddeder Yıldızların göreceli konumlarım korumaları, Dünya'nın dolanmadığını gösteriyordu, aksi taktirde yıldızlar, yüzyıllardır bulundukları "takımlarındaki yerlerini zamanla değiştirirlerdi


Ancak, 1577 yılında Güneş'e yaklaşmakta olan bir kuyrukluyıldızın uzaklığını saptamaya çalıştığında onun Ay'dan da daha uzakta ve gezegenleri kapsayan geçilmez sanılan kristal küreleri aşarak gelmiş -olduğunu gördü, o güne kadar (Aristo fiziğine dayanarak) kuyrukluyıldızların Yer atmosferinde meydana gelen olgular olduğuna inanılmaktaydı Ardından, daha önceden görülmeyen ve 1572 de Cassiopeia (Koltuk) takımyıldızında aniden ortaya çıkan bir yıldız (süpernova) Tycho'nun şimdiye kadar ki görüşlerini sarstı Satürn küresinin de dışında olan bu cisim bir yıldızdı (diğer sabit yıldızlara göre konumunu gezegenler gibi değiştirmiyordu), ve kusursuz, yetkin, mükemmel, değişmez olan Ay üstü evrende böyle bir şeyin olması (yine Aristo'ya göre burada yeni bir şey meydana gelmeyeceği gibi var olan da yok olamazdı) imkansızdı


Tycho ve ekibi ısrarlı bir şekilde 35 yılı aşkın bir sürede saat gibi düzenli ve dakik çalışan evrenin ölçümlerini bulabilmek için gözlemlerini sürdürdüler Çok iyi aletlerle yaptığı gözlemleri gerçekten duyarlıydı Mars'ın ve diğer gezegenlerin, takımyıldızlarına göre olan hareketlerini izledi Artık Tycho, Kopernik modelini savunmamakla birlikte, Batlamyus sistemini de yeterli bulmamaya başladı Bu iki sistemi uzlaştıran, yıldızların yer değiştirmesini gerekli kılmayan bir sistem geliştirdi Bu modelde Ay ve Güneş, merkezde bulunan Yer etrafında dolanma hareketi yaparken, diğer gezegenler Güneş'i merkez kabul eden yörüngelerde hareket etmekteydi Yıldızlar ise yine bunların tümünü çevreleyen bir sabit küre üzerinde bulunmaktaydı Bu sistem, Kopernik sisteminin matematiksel basitliği yanında kilise resmi görüşü olan Aristo kozmolojisini de koruyordu Ancak çekiciliğini kısa sürede yitirdi

Tycho Brahe'nin asıl önemi gözlemsel çalışmalarıdır Mars'ın gözlenmiş 10 tane ilmek (geriye doğru) hareketinin iki tanesi, dairesel yörüngeye ilişkin beklentilere uymuyordu (8 açı dakikası kadar fark vardı) Daha sonra Kepler'e bu gezegenin hareketini incelemesini önermesi üzerine (ki Kepler'e göre Brahe'nin çalışmalarında bu kadar bir gözlemsel yanılgı olamazdı), bunun nedeni ortaya çıktı

GALİLE (1564-1642)




Pisa (İtalya) doğumlu Galile, müzik ve matematik ile uğraşan bir babanın oğlu, soylu ama yoksul bir ailenin üyesiydi Kepler ile zamandaştır Yetişmesi skolastik (ya da Aristocu) gelenek içindeki eğitim ile olmuştur Ancak düşüncelerinde bağımsız, sözünü esirgemeyen kişiliği öne geçmiştir Tıp eğitimi sırasında geometri konusunda dinlediği bir konferans ilgisini matematiğe çekmiştir Newton'da tamamlanacak olan, Aristo fiziğinden modern fiziğe geçiş için bilimsel devrimi başlattı Fizik, matematik ve astronomi konularında çığır açmış, ilgisi daha çok "hareket" üzerine yoğunlaşmıştır Bu nedenle, klasik fiziğin temellerini kurmuş, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini geliştirmiştir
  • Aristo'ya göre; hareket her zaman bir kuvvete (hareket ettiriciye) gereksinim duyar Cisim, kuvvet kendisini hareket ettirdiği sürece hareket eder
  • Galile'nin görüşü; kendi haline bırakılan cisim, herhangi bir kuvvet etkisinde kalmadığı sürece, durumunu korur (hareket ediyorsa hareketini sürdürür, durgun ise hareketsizliğini korur), bu "eylemsizlik kuralı"dır
Galile Aristo fiziğini bu eylemsizlik kuramı ile yıkmıştır Hareket cisim için bir noktadan başka bir noktaya geometrik geçiştir, cisimde bir değişiklik yapmaz Bu nedenle tek bir cisim birden fazla harekete sahip olabilir Bu şekilde cismin izleyeceği yol bu hareketlerin birleşimi ile belirlenir Atılan bir merminin, düzgün doğrusal hareket ile serbest düşme hareketinin bileşkesi olan parabol bir yol izlediğini göstermiştir Galile'ye göre hareketin hızın değiştirebilmek için bir kuvvet gerekir (daha sonra Newton mekaniğinde hareketin birinci yasası oldu; F = m*a)

Onun için gerçek dünya, matematik bağıntıların dünyasıydı Deney ve matematiksel düşünmeyi birleştirerek modern sentez yöntemine ulaşmıştır Cisimlerin serbest düşme olayını ele aldı, atmosferde serbest bırakılan aynı büyüklükteki iki cisimden daha yoğun olanı Yer'e daha erken ulaşır (ki bu Aristo'nun da bildiği gözlediği olaydır) (Ancak ideal durumda (düşmeyi engelleyen atmosfer direncinin olmadığı tam bir boşlukta), yoğunlukları ne olursa olsun tüm cisimler aynı düşme yüksekliğini aynı sürede tamamlarlar) Gözlemler düşmenin düşmenin sabit hızla değil ivmeli olduğunu göstermiştir Galile yaptığı deneylerle "serbest düşme yasası"nı ifade etti; serbest düşen bir cismin aldığı yol, düşme süresinin karesi ile orantılı olarak değişir: s = (1/2) g t2 (g:yerçekimi ivmesi)

Katedralin tavanındaki bronz lambaların hareketini izleyerek tüm salınımların aynı sürede devam ettiğini gözleyerek) sarkaç yasasını buldu Buradan da salınınım, saatlerde kullanılabileceğini düşündü
Fizikteki bulguları teorik yönden olduğu kadar uygulama yönünden de etkisini göstermiştir Brahe ve zamandaşı Kepler'in tersine daha baştan Kopernik'in Güneş merkezli teorisini benimsemiş ve bunu doğrulamak için araştırmalar yapmıştır
1609'da Hollandalı bir gözlükçünün uzak cisimleri büyüten mercek icat ettiğini duyduğunda (ışığın yansıma ve kırılma bilgilerinden de yararlanarak) araştırmalara girerek ilk teleskobu üretti Bu sayede Batlamyus astronomisini temelden çökerten buluşlar yapılmaya başladı Gözlem sonuçlarını Siderius Nuntius (Yıldızların Habercisi) adlı kitabında yayınlamıştır:
  • Jüpiter gezegeninin etrafında dolanan 4 tane uydu saptadı (Io, Europa, Ganymade ve Callisto) Geleneksel öğreti; yıldızlar dışında gökcisimlerinin sayısının 7 den fazla olamayacağım varsayıyordu Kepler yasaları bu uydular için de geçerliydi, o halde bunlar minyatür bir Güneş sistemidir Bu uyduların dolanmaları da gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketlerine (Kopernik sistemi) benziyordu Teleskobu ile, Venüs'ün Ay gibi evreler gösterdiğini ortaya çıkardı Bu gözlemi ile Kopernik'in varsayımını doğrulamaktadır, Batlamyus modelinde ise Venüs'ün dolun evresinde de görülmesi gerekir (Bunlar, yüzyıllardır süren önyargılara ters düştüğü için, şeytanca bir araç olan teleskopla gökyüzünü incelemeye pek iyi gözle bakılmıyordu) Ay yüzeyinde krater, dağ ve vadilerin bulunduğunu saptamıştır Dolayısıyla Ay ile Yer aynı maddeden yapılmıştır (yine Aristo görüşüne ters)
  • Güneş üzerinde bulunan "siyahlıkların, yüzeyindeki lekeler olduğuna inandı Uzun ömürlü lekeleri takip ederek Güneş'in » 26 günlük bir dönme dönemi olduğunu buldu O zamana kadar bu koyuluklarla ilgili iki görüş vardı:
i) Bunlar Merkür'ün Güneş önünden geçerken oluşan gölgelerdir Galile; Merkür'ün Güneş önünden geçişinin » 7 saat sürdüğünü hesapladı, ama lekeler daha uzun süreli gözlenebiliyordu
ii) Bu koyuluklar, Güneş ile Yer arasında bulunan küçük gök cisimlerine aittir Güneş üzerindeki olay böyle olsaydı, farklı gözlem noktalarından bakıldığında benekler Güneş'de farklı konumlarda olacaktı
  • Samanyolu'nün bir bulut değil, çok sayıda yıldızdan oluştuğunu gözledi
  • Satürn'ün etrafında gezegene yapışık iki parça ya da uydu gördü Bir süre sonra bunların ortada olmadığını izlediğinde "galiba Satürn çocuklarını yedi" şeklinde şaşkınlığım belirtti Teleskobu güçlü olmadığı için Satürn'ün halka yapısını tam anlayamamıştır Yer ve Satürn'ün yörünge hareketi sırasında, halka düzlemi bakış doğrultusuna geldiğinde seçilmesi zor olur
1616 yılında kilise Galile'ye Kopernik modelini kabul etmeyi, öğretmeyi ve savunmayı yasakladı Ancak O 1632 de "İki Dünya Sistemi Arasında Konuşma" adlı eserini yayınladı ve bu hareketin kaçınılmaz sonucu geldi çattı 1630 da Roma'da engizisyon mahkemesine çıkarıldı
Galile hakkında, kilisenin verdiği kararın bozulması için (346 yıl önceki mahkumiyetini kaldırmak için) Papa II John Paul 1979 yılında bir öneri verdi Bu olay 12 yıl görüşüldükten sonra 1992'de Galile affedildi İlginç olan, doğruluğu artık kimse tarafından inkar edilemeyecek olayın 12 görüşülmesidir
Kopernik ve Kepler'den sonra gezegen hareketlerinin matematiksel olarak ifade edilebileceği aşikardı Galile yer yüzündeki cisim hareketlerinin de matematiksel bağıntı ile saptanabileceğini gösterdi Galile, doğayı, Aristo geleneğinde olduğu gibi, insan imajı ile düşünmedi, ancak sayılara da Pisagorcu gelenekteki gibi mistik ya da tanrısal özellik vermedi Anlatmak istediği, "insanın dışında ve onun isteklerinden bağımsız olan dünya matematiksel yöntemlerle anlaşılabilir"

KEPLER (1571-1630)





Güney Almanya doğumlu Kepler küçük yaşlarda babasının (protestan orduya paralı asker olarak) gitmesi nedeniyle oldukça rahatsız bir dönem geçirmiştir Katolik Roma'ya karşı din alanında eleman yetiştiren protestan okuluna gitti Çok ileri şekilde dindar, ilahiyatçı ve içine kapanık, zeki, inatçı ve özgür ruhlu bir kişidir

Tanrıya astronomi ile uğraşması sonucu ulaştığını söylemiştir Din eğitimi sırasında ilgi duyduğu matematik ve astronomi nedeniyle daha sonra matematik profesörü olmuştur Tübingen'deki üniversitede derslerinde Batlamyus sistemini anlatmak zorunda kalan ama güneş merkezli Kopernik modelini benimseyen matematik öğretmeni Maestin'den etkilenmiştir Kopernik Güneş'e hayran birisiydi, Kepler ise Güneş'e taparcasına bağlıdır (bu dinsel nitelikte bir tapınmadır, tanrı ile Güneş'i özdeş tutmaktadır) Kepler'in Kopernik sistemini benimsemesi de bu duygusal bağlılıkta aranabilir

Pisafordan sonraki eski Yunan matematikcilerince bilinen kenarları düzgün köşegenli, üç boyutlu 5 tane geometrik şekil vardı Kepler Dünya'dan başka 5 adet gezegen olmasını bunlarla ilişkilendirmeye çalıştı Gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarını bu beş düzgün çok yüzlünün uygun biçimde içice yerleştirilmesi ile elde edilebileceği düşüncesine kapıldı Benimsediği Kopernik sisteminin bu şekilde matematiksel ispatlanabileceğin! düşünüyordu (Kopernik sistemini benimsemesi O'nun mistik ve estetik eğilimlerinden ileri gelmekteydi) Tanrının, evreni yaratırken basit bir sayı sistemine uyduğuna inanır (Pisagorcular gibi), gezegen yörüngelerinin yarıçapları arasında basit sayısal ilişkiler aramaya (Platon gibi) çabalar Ancak yaptığı hesaplar ve bir takım orantılar sonucu tam başarılı olamaz, ama bunu kuramının değil gözlemlerin yanlış olabileceği olasılığına bağlar

Tüm bu çalışmalarını 1597'de yazdığı Cosmographical Mystery (Kozmik Sır) isimli ilk kitabında yayınlar Bu buluşu ile "Tanrının sonsuz büyüklüğünü algılama imkanı" bulduğunu söyler Bu kuramında Ay'a yer yoktu, ayrıca orantı hesaplarının öngördüğüne göre Mars'ın 2 tane, Satürn'ün 6 ya da 8 tane, Merkür ve Venüs'de ise belki birer tane uydu olmalıydı Aynı yıllarda Galile'nin Jüpiter uydularım gözlemiş olması Kepler kuramına darbe indirdi

Kozmik Sır, çok etkili oldu ve İmparator II Rudolf un tavsiyesi üzerine, Tycho Brahe tarafından Prag'a, beraber çalışmaya davet edildi 30 yıl savaşının belirtileri Kepler'in geleceğini de etkiledi Protestanlara uygulanan ekonomik ve politik baskılar nedeniyle Graz'dan Prag'a gitmeye karar verdi Brahe ile süren birlikteliği Kepler'i pek mutlu etmedi, yapılan gözlemlerden veri alamadığı için düşündüğü kuramları denetleyip doğrulamıyordu Tycho'nun ölümünden sonra imparatorluk matematikçisi unvanım alarak O'nun bıraktığı gözlemleri yorumlamaya çalıştı Mars'ın gözlemlerinde bulunan 2 adet geri hareketin Kopernik sistemi ile uyuşmaması gözlemsel hatadan kaynaklanamazdı Hesaplar sonucu kendi beklentisine ters olsa da Mars'ın Güneş etrafında dairesel değil eliptik bir yörüngede dolandığını gördü 1609 yılında "Yeni Astronomi" adında ikinci eserini yayınladı Kepler'in, gezegen hareketlerine ilişkin ünlü 3 yasasının ilk ikisi bu kitaptadır: (i) Gezegenler, odaklarından birinde Güneş bulunan elips yörüngelerde dolanırlar, (ü) Güneş'i gezegene birleştiren doğru eşit zamanlarda eşit yol alır (eşit alanlar teorisi, buna göre bir gezegen Güneş'e yaklaştığında daha hızlı, uzaklaştığında daha yavaş hareket etmelidir) 1618 yılında (30 yıl savaşından 8 gün önce) üçüncü yasayı (harmonik yasa) yayınladı; Güneş'e uzak olan gezegenlerin dolanma süreleri daha uzundur (a3/P2 = sabit)

Kepler yasalarının ilk ikisi Platon ve Aristo'dan kaynaklanan geleneksel düşüncenin özüne terstir Özellikle birinci yasa estetik eğilimli Kepler için zor olmuştur Ancak bunu açıklarken de şunu düşündü; "Yer bir gezegendi ve üzerinde savaş, açlık, hastalık gibi mükemmel olmayan olaylar barındırabiliyordu, o halde diğer gezegenler de mükemmel olmayabilir, buna göre yörüngelerinin de mükemmel olan çember dışında bir geometrik şekil olma ihtimalleri olabilir" Ama üçüncü yasa, gezegenler arasındaki ilişkilerin matematiksel olarak ifade edilebileceğini göstermesi bakımından, kendini rahatlatacak niteliktedir


__________________
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır
Alıntı Yaparak Cevapla

Cevap : Rönesansın Bilim-Sanata Etkileri

Eski 11-17-2009   #2
Şengül Şirin
Varsayılan

Cevap : Rönesansın Bilim-Sanata Etkileri



NEWTON (1642-1727)





Galile'nin öldüğü yıl, küçük bir çiftlik evinde "prematüre" doğmuştur Hasta ve zayıf bünyeli, içine kapanık ve kavgacı bir kişilik O'nu çoğunlukla toplumdan uzak yaşamaya itmiştir Batıl inançlara karşı bağışıklığı olmadığından döneminin mistik düşüncelerinden etkilenmiştir Buluşlarını açıklamamaya dikkat eder, rakipleriyle kıyasıya mücadele ederdi Cambridge Üniversitesi'nde öğrenci iken 1666 yılında salgın hastalık yüzünden okulu kapatıldı, iki yıllığına evine döndü Bu süre içerisinde evrensel çekim yasasını biçimlendirme imkanı buldu İçine kapanık ve gösterişten hoşlanmayan kişiliği nedeniyle bu buluşlarım yayınlamayı arzulamıyordu, ancak 20 yıl sonra Halley'in baskısı ile Principia bilim dünyasına çıkacaktır Daha önceki dağınık ve kopuk haldeki çalışmalar Newton'un katkısıyla kuramsal bir sisteme oturmuştur Fizik (evrensel çekim yasası ve optik), matematik (diferensiyel denklemler ve integral hesapları) ve astronomi (gökmekaniği) alanlarında çalışmştır 26 yaşında matematik profesörü olmuştur



Çalışmalarının hareket ile ilgili bölümünü kısaca Principia olarak bilinen "Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" (Philosphiae Naturalis Principia Mathematica) eserinde yayınladı Evrensel çekim kanununu anlatan bu kitabını E Halley'in ısrarı ile 1687 yılında bastırdı Ancak bunu, matematik kafası basit kişilerin saldırılarından korunmak için Latince yazmış (ölümünden sonra 1729 da İngilizce çevirisi yapılmıştır) ve anlatımında anlaşılmasını güçleştirmek için klasik geometri yöntemini kullanmıştır
Galile eylemsizlik ilkesi ile Aristo görüşlerini kökten değiştirerek cisimlerin hareketini açıklamıştı Ancak gökmekaniğini ilgilendiren bölüm hala tam açıklanamamıştı

Eylemsizlik kuralı gök cisimleri için de geçerli olmalıydı, ancak gezegenler doğrusal değil (Güneş'den uzaklaşıp gitmek yerine) eliptik hareket etmektedir Dolayısiyle gezegenler için aynı yasayı kullanmanın ortaya problem çıkaracağı belliydi Newton, bunun çözümünü, Galile'nin ölçtüğü "çekim" de bulur Newton'a göre, Ay'ı Dünya'nın çevresinde yörüngede tutan kuvvet, bir taşın yere düşmesine neden olan kuvvettir
Gezegenlerin hareketleri hakkında daha önceden bulunmuş bilgilerde vardı; Fransız astronom Ismael Boullian tarafından 1645 de, iki cisim arasında, onları birleştiren çizgi boyunca bir çekme kuvvetinin olabileceği ve bunun da aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olacağı öne sürülmüştü Ayrıca 1666 da İtalyan Giovanni Borelli; bir uydunun merkezkaç kuvvetinin uyduyu gezegene doğru çeken kuvvetle eşit olduğunu söylemişti Newton dağınık olan bu bilgileri yasalaştırdı ve çekim kuvvetinin matematiksel ifadesini, Kepler yasalarını da gözönüne alarak F = G ((M m)/r2) şeklinde verdi Bu yasayı Kepler'in üçüncü yasasını açıklayabilmek için kullandığında O'nun diğer sonuçlarını da elde etti Böylece tüm evrende geçerli olan bir tek hareket kanunu (evrensel çekim yasası) olduğunu kanıtlamıştır

Evrensel çekim yasası, çok güçlü ve kapsamlı bir teoridir Kepler yasaları, Galile'nin serbest düşmesi gibi bilinenleri açıklayabiliyor, gezegenlerin görünen hareketlerini temsil ediyor, bununla kalmayıp bilinmeyen gezegenlerin etkisini bile bulup, onları ortaya çıkarabiliyordu (Uranüs ve Neptün) Halley, bu yasadan yararlanarak 1531, 1607 ve 1682 yıllarında görüne kuyrukluyıldızın aynı cisim olduğunu ve bunun aralık 1758 de tekrar görüneceğini söyledi

Kendi zamanına kadar bilimde gözlem/deney aşamasından yasaların elde edilmesi ile yetinilmişken, Newton (bilimin genelinde geçerli olan) kuramsallığa ulaşmayı başarmıştır Böylece bilimin ne tür bir araştırmayla ilerleyebileceğini ortaya koymuştur; O'na göre bilim, gözlem ve deney sonuçlarını bir ana kavrama bağlama ve mantıksal sonuçlar çıkarma girişimidir

Mercekli teleskopların bir takım optik hatalarının yanında odak uzunluklarının büyük olması gibi sorunları da vardı 1699 yılında, Newton yansımalı (aynalı) teleskobu tasarladı ve kullanmaya başladı Bu çalışması nedeniyle, Kraliyet Bilimler Akademisi (İngiltere) üyeliğine alındı Daha sonra (1703 yılında) bu kuruma başkan oldu (ölene kadar » 25 yıl bu makamda kaldı), 1705 yılında da Kraliçe Anne tarafından ödüllendirildi (İngiltere'de bilimsel çalışmalarından dolayı onurlandırılan ilk kişidir)
Güneş ışığının, piramit şeklindeki bir cam parçasından geçtikten sonra tüm renkleri sergilediğini gördü Bu, beyaz ışığın, pek çok rengin karışımından meydana geldiğini kanıtlıyordu Bu deneyini Bilimler Akademisinde anlattığında, ışık hakkındaki teorileri sarsılan Hollandalı Christian Huygens ve İngiliz Robert Hooke tarafından çok sert eleştirildi Aslında bu eleştiriler zayıftı ve cevaplanması kolaydı Newton'un, ışık üzerine bir teori geliştirmemiş olması hakkındaki eleştirilerine karşılık, "ışığın değişik büyüklüklerdeki parçacıklardan oluşan bir akıntı olduğu" teorisini öne sürdü O güne kadar ışığın bir dalga hareketi olduğu kabul ediliyordu

Tüm uzayı dolduran ince ve esnek bir "ortam" ışığın yayılma hareketi için gerekliydi Işığın bu ortamda oluşturduğu küresel dalgalar her yöne yayılmaktadır Dalga teorisi ışığın bir çok özelliklerini açıklayabilmekteydi, örneğin teoriye göre ışık daha yoğun ortamda daha yavaş ilerleyecekti (ki bu Snell'in kırılma yasasını açıklayabiliyordu) Newton'a göre ise, ışık dalga olsaydı küçük bir açıklık bulunan kapalı bir ortamı terk ettiğinde ses gibi yine her yöne dağılıp aydınlatırdı Ayrıca ışık dalga olsaydı, hiç bir cismin asla keskin sınırlı gölgesi olmazdı Işık hakkındaki bu iki görüş ancak 20 yy da ortak özellik olarak kabul edilecektir Newton ışık hakkındaki çalışmalarını ancak (Hooke'un ölümünden sonra) 1704 yılında kitaplaştırdı: Optics

Optik çalışmaları deneyin ağırlık taşıdığı araştırmalarken gökmekaniği ile ilgili çalışmaları teorinin ağırlık kazandığı örneklerdir
Newton, tanrı kavramına başvurmaksızın evrenin açıklanamayacağı inancındadır, ne var ki formülleştirdiği yasa evrenin işleyişinin mekanik nitelikte olduğu varsayımını içermekteydi

__________________
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır
Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »
Konu Araçları Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş Arama
Görünüm Modları


frmsinsi.net
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
FrmSinsi.net hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.