Geri Git   Frmsinsi.net - Hakkında Bilgi - Nedir > Genel Kültür & Serbest Forum > FrmSinsi Ansiklopedisi

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
açıklamalı, deyimler, sözlüğü

E Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #16
Şengül Şirin
Varsayılan

E Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



E HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Ecel teri dökmek: Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak”Köprüden geçerken ecel terleri döktüler


Eceli gelmek: Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti gelmek”Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek


Eceline susamak: Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek”Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?”


Eciş bücüş: Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan”Eciş bücüş bir yazıyla karşılaşınca şaşırdı


Edebiyat yapmak: Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek”Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış


Efkâr dağıtmak: Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak”Sahile efkâr dağıtmak için inmiş olmalı

Eğri (gözle) bakmak: Kötü düşünce besleyerek bakmak”O, hiç kimseye eğri gözle bakmazdı


Ekmeğinden etmek: İşinden çıkarmak veya atmak”Adamı durup dururken ekmeğinden ettiler



Ekmeğine yağ sürmek: Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek”O işi bana vermemekle yabancıların ekmeğine yağ sürdün sen

Ekmeğini kazanmak: Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak”Kaygılanma, ekmeğini kazanmasını bilir o

Ekmeğini taştan çıkarmak: En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak becerilikte olmak, her türlü işi yapmak”Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi

Ekmek elden su gölden: Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır

Ekmek kapısı: Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş yeri”O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam onu!”

Ekmek parası: Kazanç, geçinmek için kazanılan para”Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor

Eksik gedik: Ufak tefek ihtiyaçlar”İkramiye ile eksiği gediği kapadılar

Ekşi yüz: Somurtkan, asık yüz”Onun ekşi yüz göstermeye hakkı yoktu

El açmak: 1 Dilenmek 2 Başkasının yardımını almak için yalvarmak”İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemişti

El altından: Kimsenin haberi olmadan, gizlice”Parayı el altından verdi

El atmak: 1 Bir işe girişmek 2 Birisinin işine karışmak”Üstüne vazife olmayan işe el atma sakın!

El ayak çekilmek: Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek”Bu iş ancak el ayak çekildikten sonra yapılır

El basmak: Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek”Kur`ân`a el basarım ki bu işi ben yapmadım

El çabukluğu: 1 Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı 2 Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme”Adamın cebinden el çabukluğu ile cüzdanı çekiverdi
Elde avuçta bir şey kalmamak: Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak”Elde avuçta bir şey kalmayınca ne yapacağını şaşırdı

Elde etmek: 1 Bir şeye sahip olmak 2 Bir kimseyi kendi yanına çekmek”Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boşuna uğraşma

Elde kalmak: 1 Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı 2 Harcanandan arta kalmış olmak”Şu kasadaki üzümler elde kaldı

Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek): Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek”Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin

Elden çıkmak: Malı olmaktan çıkmak”O arsa elden çıktığı için üzüldüm

Elden düşme: Az kullanılmış”Elden düşme bir araba aldı

Elden ele dolaşmak: Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek”Elden ele dolaşan atı nihayet geri almayı başardı

Elden geçirmek: Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek”Yaptığın işi bir daha elden geçir

Elden gitmek: Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak”Bütün mal mülk bir hiç uğruna elden gitti


Ele almak: 1 Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak 2 İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek”Konuyu yeni baştan bir daha ele alalım

Ele avuca sığmamak: 1 Şımarık davranmak 2 Söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek”Sen ne ele avuca sığmaz bir çocukmuşsun meğer

Ele geçirmek: Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak”Şu toprak parçasını da ele geçirdik mi işimiz tamam demektir

El elde baş başta: 1 Masrafla para birbirine denk geldi 2 Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi”Alışverişten el elde baş başta döndü

Elekten geçirmek: Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak”Şu dosyayı bir daha elekten geçirin


El ele vermek: Güçleri birleştirip işbirliği yapmak, yardımlaşmak”Bu yolu ancak el ele verirsek yapabiliriz

El emeği: 1 Elle yapılan işe harcanan emek 2 Elle yapılan çalışmanın karşılığı”El emeğinin karşılığı değildir bu para

Ele vermek: Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak”Katili ele vermeyi kafasına koyarak sokağa çıktı

Eli açık: Cömert, çok para harcayan, sakınmadan para verebilen”Eli açık olan insanları severim

Eli ağır: 1 Oldukça yavaş iş yapan 2 Vurunca çok acıtan”Eli o kadar ağırmış ki enseme gülle düştü sandım


Eli altında olmak: 1 İstediği anda ele alıp kullanabileceği bir yerde bulunmak 2 Buyruğunda olmak”İyi bir usta, araç ve gereçlerinin elinin altında olmasını ister

Eli ayağı buz kesilmek: 1 Korku, heyecan ve üzüntüden ne yapacağını bilemez duruma gelmek, donup kalmak 2 Çok üşümek”Haydi elimiz ayağımız buz kesmeden girelim içeri


Eli ayağı tutmak: İş yapabilecek güçte olmak, bedenî gücü var olmak”Çok şükür şimdilik elimiz ayağımız tutuyor


Eli bayraklı: Kavgacı, şirret, edepsiz”Onun eli bayraklı bir kadın olduğunu daha yeni anladınız


Eli bol: Cömert, esirgemeyen, çok para ve eşyası olan”Duyduğumuza göre Hasan Çavuş eli bol bir insanmış


Eli boş dönmek: Umduğunu alamadan geri dönmek”Eli boş döneceği hiç aklıma gelmezdi


Eli böğründe kalmak: Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz duruma gelmek, başarısızlığa uğramak”Tek hayvanın öldüğünü görünce eli böğründe kaldı


Eli cebine gitmemek (veya varmamak): Cimri olmak, para harcamaya kıyamamak”Ondan da yardım istediler, ancak eli cebine bir türlü gitmedi, arkasını dönüp uzaklaştı


Eli çabuk: Süratli iş gören”Eli çabuk adamlara ihtiyacımız var


Eli darda: Geçimi için para sıkıntısı çeken”Eli darda insanlara yardım etmek insanlık borcudur


Eli değmemek: Bir işi yapmaya zaman bulamamak”Odanı temizlemeye elim değmiyor


Elifi görse mertek sanır: Cahil, okuması yazması yoktur”Ona mı akıl danışıyorsun, elifi görse mertek sanır o


Eli hafif: İncitmeden, can yakmadan iş gören”İğneyi Hatice hemşireye vurdurun eli hafiftir onun


Eli kalem tutmak: 1 Yazı yazmayı bilmek 2 Düşüncelerini derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek”Elin kalem tutmaz mı senin?”


Elinden iş çıkmamak: Çabuk iş yapamamak”Bırakın onu, elinden iş çıkmaz birine ihtiyacımız yok


Elinden tutmak: 1 Destek olmak, ilerlemesi için yardımda bulunmak 2 Yürümesine, kalkmasına, inmesine, çıkmasına yardım etmek”Hayatım boyunca elimden tutan olmadı


Eline düşmek: 1 Birine muhtaç olmak 2 Yakalanmak 3 Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin hâkimiyetinde kalmak”Düşmanın eline düşmemek için bir yol bulmalıyız


Eline su dökemez: Sözü edilen kişi, değerce ondan çok geride”Sen hamur açmakta Fatma`nın eline su dökemezsin


Elini çabuk tutmak: Hızlı davranmak, acele etmek”Elimizi çabuk tutup şu kömürü yağmura yakalanmadan taşıyalım


Elini kana bulamak: Birini öldürmek veya yaralamak”Zavallı çocuk, boş yere elini kana buladı


Elini kolunu sallaya sallaya gelmek: Bir işten sonuç almaksızın dönmek, gelirken hiçbir armağan getirmemek


Elini kolunu sallaya sallaya gezmek: Pervasızca, çekinmeden, kimseden korkmadan dolaşmak”Bunca ağır suç işlemesine rağmen elini kolunu sallaya sallaya gezmesi şaşılacak şey doğrusu


Elinin hamuruyla erkek işine karışmak: Anlamadığı, bilmediği, beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar için)

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: Çok nazlı olmak, evde hiçbir iş yapmamak, zor işlerden kaçınmak”Ne kadınmış o da, elini sıcak sudan soğuk suya soktuğunu görmedim daha!”


Eli sıkı: Kolay para harcamayan, cimri, çok tutumlu”Bu kadar eli sıkı bir adam olmak zorunda değilsin


Eli uzun: Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan


Eli varmamak: Bir işi yapmaya gönlü razı olmamak”Bulaşıkları yıkamaya bir türlü elim varmıyor


Eli yatmak: Bir işe eli alışkın olmak, bir işi yapabilecek el becerisi bulunmak


Eliyle koymuş gibi bulmak: Aradığı şeyi söylenen yerde çok kolay bulmak”Onca şeyin arasında küçücük düğmeyi eliyle koymuş gibi buluverdi


El kadar: Küçük, küçücük”El kadar çocuk işime karışamaz benim



__________________
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır
Alıntı Yaparak Cevapla

E Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #17
Şengül Şirin
Varsayılan

E Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



El kaldırmak: 1 Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak 2 Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek”Sen ne cüretle babana el kaldırırsın!”

El kapısı: 1 Bir kızın gelin gittiği ev 2 Yabancıların memleketi, evi, yurdu”Yıllarca el kapılarında çalıştım durdum


El koymak: 1 Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması 2 Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak”Hükümetin el koyduğu arazi burdan başlıyor


Elle tutulur gözle görülür: Çok açık, gizli bir tarafı yok”Şu zamana kadar elle tutulur gözle görülür bir iş yaptın mı sen?”


El oğlu: 1 Yabancı 2 Damat”El oğluna güvenme sakın!”


El sürmemek: 1 Dokunmamak, hiç değmemek 2 Yapımına başlamamak”İşe el sürmeye vakit bulamadım daha


El uzatmak: 1 Birine yardım etmek 2 Dokunmaya, almaya çalışmak”O bizim bir yakınımız, ona elimizi uzatmalıyız hemen


El üstünde tutulmak: Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek”Dedem ailemizde el üstünde tutulurdu


El yordamıyla: Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle yoklayarak”El yordamıyla kibrit kutusunu buldum


Emeği geçmek: Bir şeyin yapılmasında kendisinin de katkısı bulunmak”Şu caminin yapımında kimlerin emeği geçmedi ki


Emek vermek: Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok çalışmak”İyi bir sonuç mu almak istiyorsun? Emek ver, gayret et


Emir kulu: Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan kimse”Emir kulu olmak o kadar da kolay değil

Eninde sonunda: Nihayet, en sonunda”Eninde sonunda onu bulacağım

Enine boyuna: 1 Her yönü ile, eksiksiz, bütün ihtimalleri göz önünde tutarak 2 İri yarı, gösterişli (adam)”Şu meseleyi enine boyuna bir kez daha düşünelim

Ensesi kalın: Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek (kimse)”Neden şu ensesi kalın adamlardan yardım istemiyorsunuz

Ensesinde boza pişirmek: Sıkıştırıp tedirgin etmek, eziyet etmek”İşlerin yavaş gittiğini gören patron işçilerin ensesinde boza pişirmeye başladı

Ensesine yapışmak: Yakalamak”Bir hamlede ensesine yapıştı çocuğun

Ense yapmak: Yemek, içmek ve keyfine bakmak, hiç iş yapmamak”Ense yapmayı bırak da biraz işle ilgilen

Er geç: Ne zaman olsa, mutlaka”Er geç onu bulacağım

Esamisi okunmamak: Adı anılmamak, değer verilmemek”Onun buralarda hiç esamisi okunmaz

Es geçmek: Dikkate almamak, sözleri arasında o konuya dokunmamak”Borç meselesini es geçmesine fırsat vermeyin

Esip savurmak: Bağırıp çağırmak, öfke ile atıp tutmak”Davet edilmediğini öğrenince esip savurmaya başladı

Eski çamlar bardak oldu: Devir değişti, eski durumların, tutumların bir önemi kalmadı

Eski defterleri karıştırmak: Eski olayları, işleri bir çıkar umuduyla tekrar ele almak, yeniden gündeme getirmek”Eski defterleri karıştırmayı bırak artık”

Eski hamam eski tas: Hiçbir şey değişmemiş, eski durumda kalmış”Köy aynı, insanlar aynı, eski hamam eski tas

Eski kafalı: Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı”Eski kafalı insanlar gittikçe azalıyor mu ne?”

Eski kurt: Tecrübeli, görmüş ve geçirmiş, mesleğini iyi bilen, hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen anlayan”O da eski kurtlardandır

Eski toprak: Yaşlılığına rağmen dinçliğini, dayanıklılığını hâlâ sürdüren, gücünü kaybetmemiş kimse”Sen eski topraksın, bizim gibi birkaç genci daha cebinden çıkartırsın

Eşeğini sağlam kazığa bağlamak: İşini güvenli kılacak önlemler almak”Ne demişler: Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah`a ısmarla

Eşek kadar: Büyük, iri; aşırı derecede gelişmiş”Eşek kadar oldu ama hiç söz dinlemiyor

Eşek sudan gelinceye kadar dövmek: Adamakıllı, çok ve iyi dövmek”Eğer aklını başına toplamazsan seni eşek sudan gelinceye kadar döveceğim, anladın mı?”

Eşek şakası: Ağır, hoşa gitmeyen, incitici, kaba şaka”Ben eşek şakasından hiç hoşlanmam

Eşiğine yüz sürmek: Bir isteğinin yerine getirilmesi için bir kimseye yalvarmak, önünde eğilmek”İnsanların eşiğine yüz sürülmemesi gerekir

Eşiğini aşındırmak: Bir işi yaptırmak, gördürmek için bir yere çok gidip gelmek”Şu köy yolu için hükümet eşiğini aşındırıp durduk

Eşref saat: 1 İş görecek kimsenin uysal davranacağı, aksilik çıkarmayacağı zaman 2 Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman”İzin alabilmek için müdür beyin eşref saatini kollamaya başladı

Eteği ayağına dolaşmak: Telâş, korku ve heyecandan yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak

Eteğine yapışmak: 1 Bir kimsenin manevî desteğini istemek 2 Varlıklı, sözü geçer bir kimseden yardım ve himaye istemek”Korkudan annesinin eteğine yapıştı

Etekleri tutuşmak: Çok telâşlanmak, heyecanlanmak”Babasını parkta göremeyince etekleri tutuşmaya başladı, yoksa gelmeyecek miydi?”

Etekleri zil çalmak: Çok sevinmek, işler yolunda olmak”Yazılı sınavı umduğundan iyi geçen Halit`in etekleri zil çalıyordu


Etek öpmek: Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek; birine yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme davranışı içinde olmak”Bu makama etek öpe öpe çıktı soysuz herif


Eti ne butu ne?: 1 İmkânları, parası az 2 Çelimsiz, zayıf, küçük”Ona baskı yapma, zavallının eti ne butu ne?”


Eti senin kemiği benim: Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir


Et kafalı: Akılsız, anlayışı az, kavrayışı kıt olan

Etliye sütlüye karışmamak: Kendini alâkadar etmeyen meselelerden, toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak durmak, kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek”Kendine sahip çık, sakın etliye sütlüye karışayım deme oğlum

Etrafında dört dönmek: İstediğini elde etmek amacıyla bir kimsenin, bir şeyin yanından ayrılmamak, ona aşırı ilgi göstermek”Çocuklar Nasreddin Hoca`nın etrafında dört dönmeye başladılar


Et tırnak olmak: Sıkı bir ilişkiye girmek, birbirinden kopmamak


Ettiğini bulmak: Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek

Ev açmak: Ayrı bir eve çıkmak, yerleşmek”Evlendikleri günün ertesinde ev açmaya karar verdiler
Evde kalmak: Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi”Evde kalmak korkusu zavallı kızı yiyip bitiriyordu

Evdeki hesap çarşıya uymamak: Önceden tasarlanan, düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek, başka bir yönde gelişmek”O kadar uğraştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı, bu paraya istediğimiz gibi bir ev bulamadık

Evlât acısı gibi içine çökmek: Kaybettiği bir şey için çok üzülmek”Bahçeye diktiği güllerinin dipten sökülüp atılması evlât acısı gibi içine çökmüştü

Eyere de gelir semere de: Her işe uyar, her işe yarar, ince işler için de kaba işler için de kullanılabilir

Eyüp sabrı: Peygamberlerden Hz Eyyub` un başına gelen hastalığa sabredip, bundan dolayı şikâyet etmemesi; güçlük ve üzüntülere, hastalığa karşı sabretmesinden hareketle, en ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmayanın büyük ve uzun sabrını anlatmak için kullanılır

Eyvallah demek: 1 Razı olmak, kabul etmek 2 Ayrılırken “Allah`a ısmarladık” anlamında kullanılır

Eyvallah etmemek: Minnet altına girip boyun eğmemek”Aç kaldı, susuz kaldı ama kimseye eyvallah etmedi


Ezbere iş görmek: İncelemeden, özenmeden, gerekli olan bilgiyi almadan, gelişi güzel iş yapmak”Ben sana ezbere iş görme demedim mi?”

Ezilip büzülmek: Güç bir duruma düştüğünü, utandığını, sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek”Hiçbir insanın karşımda ezilip büzülmesine tahammülüm yoktur



Alıntı Yaparak Cevapla

F Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #18
Şengül Şirin
Varsayılan

F Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



F HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Faka basmak: Tuzağa düşmek, aldatılmak”Beni nasıl faka bastırdılar anlayamadım bir türlü!”


Fareler cirit oynamak: Bir yer ıssız olmak, kimseler bulunmamak”Koca köyde fareler cirit atıyordu


Farkına varmak: Gözüne çarpmak, orada bulunduğunu anlamak, fark etmek”O kalabalıkta senin farkına varacaklarını sanmıyorum


Felce uğramak: 1 Bir işin tamamen bozulması, durup ilerleyemez olması 2 Hastalık sebebiyle organlarının bir kısmı çalışamaz duruma gelmek, kötürüm olmak”Yaptığımız işin felce uğramasından korkuyorum


Feleğin çemberinden geçmek: Hayatta çok günler görmüş, acı tatlı olaylar yaşayıp tecrübe kazanmış, olgunlaşmış”O ihtiyar mı? Feleğin çemberinden geçmiş biridir o

Fellik fellik aramak: Telâşla, hemen her köşeye bakarak heyecanla aramak”Bütün her yeri fellik fellik aradım ama bıçağı bulamadım

Felsefe yapmak: Olayların sebep ve sonuçları üzerine kendince birtakım soyut düşünceler ileri sürmek

Fena etmek: Kötü duruma düşürmek, işini bozmak, zor durumda bırakmak, dövmek”Biraz daha konuşursan seni fena edeceğim

Fener alayı: Bayram gecelerinde kalabalık halk topluluklarının, ellerinde fener veya meşalelerle şehri dolaşarak yaptıkları gösteri

Feragat sahibi: Gönlü tok, özveri gösterebilen, fedakârlık yapabilen

Fermanlı deli: Deli olduğu herkesçe bilinen, zır deli”Halk bu ülkeyi fermanlı delilerin eline bırakmayacaktır

Ferman dinlememek: Kural, yasa, söz dinlememek; hiçbir yerden buyruk almamak”Âşığın gönlü ferman dinlemez oldu

Fesat kumkuması: Tamamiyle kötülük düşünen, insanları birbirine düşürecek işler yapan, ortalığı karıştıran

Fırıldak çevirmek: Düzen kurmak, hileli iş görmek”Yine ne fırıldak çeviriyorsun sen?”

Fırsat düşkünü: Çıkar sağlamak, kötülük yapmak için fırsat kollayan kimse”Fırsat düşkünü insanlardan nefret ederim

Fikir almak: Birinin düşüncesinden yararlanmak”Fikir alınacak insanlar konularında ehil kişiler olmalı


Fikir vermek: 1 Bir konuda düşüncesini bildirmek 2 Bir konuda yol gösterici bilgi edinmek”Nasıl yapmalıyım? Bana biraz fikir versenize

Fikir yürütmek: Bir konu üzerinde kendi düşüncesini söylemek, tahminlerde bulunmak”Bu konuda fikir yürütmek işime gelmiyor

Fincancı katırlarını ürkütmek: Zararı dokunacak bir kimsenin hoşuna gitmeyen bir davranışta bulunmak”Kaymakamla konuşurken dikkatli ol, fincancı katırlarını ürkütme sakın!”

Fink atmak: Hiçbir şeye aldırmadan gönlünce gezip eğlenmek, şurada burada oynayıp zıplamak

Fiskos etmek: Birilerinin bulunduğu bir yerde birkaç kişi gizlice ve alçak sesle konuşmak”Utanmıyor musunuz bu kadar kişi içinde fiskos etmeye?”

Fitil olmak: 1 Çok içip sarhoş olmak 2 Aşırı ölçüde kızmak”Fitil oluyorum şu adamın hareketlerine!”


Fitne sokmak: İnsanları birbirine düşürecek, aralarını bozacak davranışta bulunmak, sözler sarf etmek


Fiyat biçmek: Bir şeyin değerini belirlemek, para karşılığını tespit etmek”Bu malın fiyatını biçmek o kadar kolay değil


Fiyatı dondurmak: Fiyatın yükselmesini önlemek, fiyatların olduğu gibi kalmasını sağlamak”Belediye et fiyatlarını dondurmaya yanaşmıyor

Fiyat kırmak: Fiyatı birilerinin verdiğinden az vermek, fiyatı düşürmek”Müteahhitlerden ikisi anlaşarak ihalede fiyat kırma yoluna gittiler

Fol yok yumurta yok: Ortada (bir konu ile ilgili) hiçbir belirti olmadığı hâlde varmış gibi bir kuşkuya düşmek”Henüz ortada fol yok yumurta yok, sen adama para ödemeye kalkışıyorsun

Fora etmek: Açmak, çözmek”Bütün yelkenleri fora ettik

Formül bulmak: Bir çözüm, işi çözümleyecek çıkar yol bulmak”Sabahtan beri bir formül bulmaya çalışıyorum, sense yatıyorsun!”

Forsu kalmamak: Sözü geçmez olmak; bir konuda saygınlığı, gücü kalmamak”Adamları arasında da forsu kalmayacak onun

Foyası meydana çıkmak: Yalanı, dolanı, hilesi, kötü niteliği, kusuru ortaya çıkmak”Yakında onun da diğerleri gibi foyası meydana çıkacak

Fukara babası: Yoksulları koruyup gözeten, onlara yardım elini uzatan, elden geldiğince yardım etmeyi seven kimse


Funda demir etmek: Demir atma komutu vermek”Körfeze iyice girince kaptan funda demir edin dedi


Fütur getirmemek: Bezginlik getirmemek, umutsuzluğa düşmemek”Sakın fütur getirme, göreceksin başaracağız



Alıntı Yaparak Cevapla

G Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #19
Şengül Şirin
Varsayılan

G Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



G HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Gaflet basmak: Uykusu gelmek”Siz konuşurken beni bir gaflet bastı ki hiç sorma, sizin konuştuklarınızı anladım diyemem

Gam yememek: Kaygılanmamak, tasa etmemek, üzülmemek”Seni bir kez daha gördüm ya, artık gam yemem

Gani gönüllü: Cömert, eli bol, vermekten kaçınmayan”Gani gönüllü insanlara artık günümüzde pek rastlanmıyor

Gâvur etmek: Boşuna harcamak, işe yaramaz duruma getirmek, yerinde harcamamak”Onca parayı bu eve verip gâvur etti

Gâvur inadı: Yok edilemeyen, önüne geçilemeyen, yumuşatılamayan inat”Adamın yine gâvur inadı tuttu, gelmem deyip duruyor

Gazel okumak: 1 Gazel söylemek 2 Kandırmak ve oyalamak için boş sözler söylemek”Boşuna gazel okuma, kandıramazsın beni!”

Gece kuşu: Geceleri gezip dolaşan, bunu huy edinen kimse”Bizim oğlan iyice gece kuşu oldu

Geceyi gündüze katmak: Ara vermeden, devamlı çalışmak; büyük çaba göstermek”Geceyi gündüze katıp çalıştık ve bu evi yaptık

Geçer akçe: Herkesçe aranılan, beğenilen, değerli (şey)”Elimizdeki tek geçer akçemiz şu arabadır

Geçimini sağlamak: Yaşamak için gerekli olanı elde etmek”Geçimini sağlamak için hemen her yola başvurdu

Geçmişini karıştırmak: Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek
Geçti Bor`un pazarı (sür eşeğini Niğde`ye): “İş işten geçti artık, fırsatı kaçırdın” anlamında kullanılır

Gel gelelim: “Fakat, ama, ancak” ve “Ne çare ki” anlamlarında kullanılır”Gel gelelim onlara, daha teklifimizi kabul etmediler

Gelip çatmak: Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak, çok yakında olmak”Ödeme gününün gelip çatacağını hiç düşünmedin mi?”

Gel keyfim gel: Bir durumdan duyulan memnunluk, işlerin yolunda gitmesi anlatılır

Gel zaman git zaman: Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra”Gel zaman git zaman bu ikisi beraberce yaptılar bu evi

Gemi azıya almak: 1 Söz dinlemez olmak 2 At, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi istediğince koşmak

Geniş gönüllü: Heyecan ve telâş göstermeyen, merak etmeyen, olayları hoş karşılayan”Geniş gönüllü olmak benim için o kadar kolay değil

Geri basmak: Geri geri gitmek”Heyecanlanınca geri basmaya başladı

Geri çekilmek: 1 Kaçmak, bulunduğu yerden arka arkaya doğru gitmek 2 Karıştığı bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek”Düşmanın çokluğu karşısında geri çekilmekten başka çaremiz kalmamıştı

Geri çevirmek: 1 İade etmek, geldiği yere göndermek, kabul etmemek”Ona aldığım hediyeyi rüşvettir diye geri çevirdi

Geri durmamak: Bir işe girmekten kaçınmamak, o işe girişmek”Ona bu işi yapmaktan geri durmamasını söyle, sonunda başaracaktır

Geri hizmet: 1 Ordunun çeşitli gereksinimleri ile ilgili işlerin tümü 2 Etkinliği ikinci dereceden sayılan, kolay görev”Senin bu savaşta, geri hizmette bulunacağını söylediler bana

Geri kafalı: Yenilikleri kabul etmeyen, bağnaz, kafası hurafelerle dolu

Gıcık tutmak: Bir süre boğaz gıcıklanmasına yakalanmak, konuşamamak”Gıcık tuttuğu için konuşmasını yarıda kesmek zorunda kaldı

Gıcık vermek: 1 Birini kızdırıp sinirlendirmek 2 Boğazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak”Gıcık veren bu tatlıyı yiyemiyorum

Gık dememek: Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkmamak”Bütün hepsi üzerine yürüdü ama o gık demedi

Gına gelmek: Usanmak, bıkmak”Bu işten gına geldi artık

Gırla gitmek: 1 Bol bol ortaya dökülüp harcanmak 2 Uzun sürmek
Gırtlağına kadar borca girmek: Pek çok, ödenmesi zor olacak şekilde borçlanmak”Nasıl gülerim, gırtlağıma kadar borca girdim

Gırtlak gırtlağa gelmek: Kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle gelmek”Komşumla gırtlak gırtlağa gelecektik az kalsın

Gidiş o gidiş: “Gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı” anlamında kullanılır

Göbeği çatlamak: Birçok güçlükleri yenmek için çok uğraşmak, pek çok çaba sarf etmek”Onu razı edeceğim diye göbeğim çatladı

Göbek adı: Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad”Senin göbek adın nedir?”

Göğsü kabarmak: İftihar etmek, övünç duymak”Senin başarılarınla göğsüm kabarıyor oğlum

Göğüs geçirmek: Üzüntülü bir şekilde soluk almak, içini çekmek”Eski hatıraları gözünde canlanınca derin derin göğüs geçirdi

Göğüs germek: Bir zorluğa dayanmak, karşı koymak”Bu güne birçok zorluklara göğüs gererek geldik

Göklere çıkarmak: Aşırı ölçüde övmek”Adamı bu basit iş için göklere çıkartıp şımarttıkça şımarttılar

Gökten zembille mi indi?: “Ona niçin ayrıcalık gösteriliyor?”, “Onun ne özelliği var ki ona özel imkânlar tanınıyor?” anlamında kullanılır

Gölge düşürmek: Bir şeyin önemini ve değerini azaltacak, ününü düşürecek işler yapmak

Gölge etmek: 1 Işığa engel olmak 2 Bir işin yapılmasına engel olmaya çalışmak”Gölge etme de şu işi zamanında yapayım

Gölgesinden korkmak: Çok korkak olmak, en basit işlere bile girmekten korkar olmak”Gölgesinden korkan adamlarla hiçbir işe girilmez

Gönlü bol: Yeterli imkânlardan mahrum olmasına rağmen eli açık davranan, cömert

Gönlü kalmak: 1 Gücenmek 2 İstediği hâlde elde edemediği şey üzerinde isteği devam etmek”Gönlüm o vitrindeki elbisede kaldı

Gönlü kara: Başkaları hakkında kötü düşünen, onların iyiliğini istemeyen

Gönülden geçirmek: Bir şeyi yapmayı düşünmek, olmasını istemek, o şeyi düşünür olmak”Ben de o işi yapmayı gönlümden geçirmiştim

Gönlünden kopmak: Birine iyilik yapma ya da bir şeyi verme isteği, içinde aniden doğuvermek”Gönlünden kopanı vermek kadar güzel bir şey olamaz

Gönlüne göre: İsteğine uygun olarak, dilediğine göre”Allah gönlüne göre verir inşallah

Gönlü tok: Fazla para ve mal istemeyen, zorunlu ihtiyacı kadarı ile yetinen, imkânları az da olsa bunu hissettirmeyen, bu durumda dahi cömert olan”Onun kadar gönlü tok bir adam görmedim

Gönül almak: 1 Sevindirmek, hoşnut ettirmek 2 Kırılan, gücenen bir kimseyi güzel söz ve davranışlarla yeniden hoşnut etmek”Daha fazla uzatmadan o çocukların gönlünü almalısın

Gönülden çıkarmak: Anmaz ve sevmez olmak”Onu gönlünden çıkarmışsın anlaşılan

Gönül eri: Açık yürekli, güvenilir, hoşgörüsü geniş, ehli dil (kimse)”O ihtiyar adam tam bir gönül eriydi

Gönül kırmak (yıkmak): Birini çok üzecek, gücendirecek davranışta bulunmak”Gönül kırmakta üstüne yoktur onun

Gönüllü gönülsüz: Pek de istekli olmayarak

Gönül okşamak: Birini hoş bir davranış ve sözle sevindirmek”Gönlünü okşamak mı istiyorsun, bir gül uzat ona

Gönül yapmak: Hoşa giden davranışlarla veya sözle birinin kırgınlığını gidermek

Görüş açısı: Bir soruna yaklaşma, onu ele alma biçimi”Dar bir görüş açısı ile sorunlar çözümlenemez

Gövde gösterisi: Belli bir amaç için güçlerini birleştiren kalabalıkların yaptıkları gösteri”…partisi büyük bir gövde gösterisi yaptı

Göz açamamak: İşlerinin yoğun oluşu sebebiyle başka bir şeyle ilgilenme imkânı bulamamak”Şu büronun işleri yüzünden göz açamıyorum

Göz açıp kapayıncaya kadar: Çok çabuk, kısa bir zamanda”O işi göz açıp kapayıncaya kadar yaparız

Göz açtırmamak: Baskı altında bulundurarak başka bir şeyle uğraşmasına fırsat vermemek”Çalışan işçilere hiç göz açtırmadı

Göz alıcı: Alımlı; şekli, rengi ve güzelliği ile dikkat çekici”Oldukça göz alıcı bir elbise

Göz atmak: Kısaca, dikkatli değil de şöyle bir bakıvermek; üzerinde fazla durmadan elden geçirmek”Kütüphaneye şöyle bir göz atıp gitti


Alıntı Yaparak Cevapla

Cevap : Açıklamalı Deyimler Sözlüğü

Eski 01-19-2011   #20
Şengül Şirin
Varsayılan

Cevap : Açıklamalı Deyimler Sözlüğü



Göz boyamak: Gösterişle aldatmak, bir şeyi iyi gibi göstermek, kandırmak, yanıltmak

Göz bebeği: Pek değerli, sevgili, çok önem verilen (kimse)”Babam benim göz bebeğimdir


Gözdağı vermek: Korkutmak, tehdit etmek, istediğini yaptırmak için yıldırmak”Ona öyle bir gözdağı verin ki bir daha buralara ayak basmasın!”


Gözden çıkarmak: Bir malın elinden çıkmasına katlanmak, bir şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak”Evi ister istemez gözden çıkardılar

Gözden düşmek: Kendisine daha önce duyulan sevgi ve ilgiyi kaybetmek”Eskisi gibi top oynayamayan Ali bir senede gözden düştü

Gözden geçirmek: 1 Okumak 2 Durumu incelemek 3 Niteliğini anlamak için bir şeyin her yanına bakmak”Yapılan işleri gözden geçirdiniz mi?”


Gözden kaybolmak: Ortadan çekilmek, görünmez olmak”Adam biraz önce buradaydı ama gözden kayboldu

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur: “Ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır” anlamında kullanılır

Gözden kaçmak: Farkına varılmamak, ortadan çekilmek, görülmemek”Nasıl oldu da gözden kaçırdık onu

Gözde tütmek: Çok özlemek, hasret çekmek”Yıllardan beri gözümde tüten köyüme yarın kavuşuyorum!”


Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek isteğinde olmak”Komşusunun tarlasına göz dikti

Göz doldurmak: Hâli, tavrı ve görünüşü ile beklenenden çok etkilemek”Vitrine konan elbiseler göz dolduruyor


Göze almak: Bir iş nedeniyle karşılaşabileceği her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabullenmek”Vatan için kim ölümü göze almaz ki?”


Göze batmak: 1 Başkalarını aşırı söz ve davranışlarıyla tedirgin etmek 2 Kıskançlığa, çekememezliğe yol açmak”Her davranışınla gözüme batıyorsun Kendine bir çeki düzen ver


Göze çarpmak: Görünüşü ile dikkati üzerine çekmek”O uzun boyuyla hemen göze çarpıyordu


Göze girmek: Yetenekleri ve davranışları ile çevresinde, bulunduğu yerde sevgi ve güven kazanmak”Kısa zamanda göze girmeyi başardı

Göze göz, dişe diş: Misilleme; aynı biçimde kötülük yapıp öç alma, kötülüğü yapandan acısını çıkarma”Düşmanla artık göze göz, dişe diş mücadele edilecektir

Göz gezdirmek: 1 Derinlemesine incelemeden okumak 2 Bir şeyi, bir yeri pek fazla dikkat etmeden çabucak incelemek”Raftaki mallara şöyle bir göz gezdirip çıkalım

Göz göre göre: Apaçık şekilde, herkesin gözü önünde”Göz göre göre yaktılar zavallının evini

Göz gözü görmemek: Dumandan, karanlıktan ya da yoğun tozdan hiçbir şey görülmez olmak”Sokağa çıkmıştık, ancak sisten göz gözü görmüyordu

Göz hakkı: Görülüp de imrenilen yiyeceklerden görenlere çıkarılan pay, imrenmelerini yok edecek küçük parça”Çocukların göz hakkını ayırmayı da sakın unutmayın

Göz hapsine almak: Gözetlemek, bir şeyin üzerinden bakışlarını ayırmamak, birinin hiçbir davranışını gözden kaçırmamak”Askerler, kaçak mahkûmun sığındığı evi bir saat kadar göz hapsine aldılar


Göz kamaştırmak: 1 Hayran bırakmak 2 Güçlü, parlak bir ışığın kısa bir zaman için görüşü bulandırması, bakılan yeri görmez etmesi”Kapıdan çıkar çıkmaz göz kamaştıran bir ışığın etkisine girip donakaldılar


Göz kararı: Gözle oranlanarak belirtilen miktar, gözle yapılan ölçme ya da oranlama”Kumaşı göz kararı ölçüp verdi


Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak”Yoldan geçen adama göz kesildi

Göz kırpmadan: 1 Hiç duraksayıp çekinmeden 2 Acımadan, merhamet etmeden”Çocukları göz kırpmadan kurşuna dizdiler

Göz kırpmak: Karşısındakine göz kapağını açıp kapatarak işaret vermek, bu şekilde meramını anlatmaya çalışmak; bir şeyi onayladığını ya da doğru olmadığını gözünü açıp kapayarak belirtmek”Kalabalık içinde birbirlerine göz kırparak gülümsediler


Göz kırpmamak: 1 Hiç uyumamak 2 Tehlikeye aldırmamak”Bu gece hiç göz kırpmadım, hep seni düşündüm


Göz kulak olmak: 1 Korumak, bakmak, gözetmek 2 Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye çalışmak”Yolda ona göz kulak ol da başına bir şey gelmesin

Gözleri bulutlanmak: Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek


Gözleri dolmak: Ağlayacak gibi olmak, göz pınarlarına yaş yürümek”Hiç beklemediği bir anda beni karşısında görünce gözleri dolu dolu oldu


Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayret, şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözleri iri iri açılmış olmak


Gözleri fıldır fıldır etmek: Gözleri zekice, çabuk çabuk dönerek her tarafa bakmak

Gözleri kan çanağına dönmek: Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması


Gözleri kapanmak: 1 Çok uykusu gelmiş olmak 2 Ölmek”Yemeği yer yemez gözleri kapandı, horlamaya başladı


Gözlerine inanmamak: Hiç beklemediği bir anda bir şeyi görüp çok şaşırmak, bu sebeple gördüğünün gerçek olduğuna inanmamak”Gözlerime inanamıyorum, sen misin Ahmet?”


Gözlerini (gözünü) kan bürümek: Çok öfkeli, kinli olmak; her kötülüğü yapacak hâle gelmek”Bir adamın gözlerini kan bürümesin, ondan her türlü belâ beklenebilir

Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiğini gözlerinden ve yüzünden belli etmek”Sınıfını geçtiğini öğrenen Halim`in gözlerinin içi gülüyordu

Gözleri yaşarmak: Üzücü ve duygulandırıcı bir durum karşısında gözlerinden yaş gelmek”Gurbetteki oğlundan gelen mektup eline tutuşturulunca gözleri yaşardı
Gözleri yollarda kalmak: Özlemle beklemek

Göz nuru dökmek: Göz emeği harcamak; gözün dikkatini, elin emeğini gerektiren ince bir iş yapmak ve işte uzun süre çalışmak”Onca göz nuru döktüğü el işleri ürünleri çok ucuza satılınca kahroldu

Göz önünde tutmak (bulundurmak): Dikkate almak Herhangi bir durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak”Yola çıkıyorsunuz ama yağmuru da göz önünde tutun


Göz ucuyla bakmak: Belli etmemeye çalışarak, başını çevirmeden göz kenarı ile yandan bakmak”Yabancı askerlere göz ucuyla bakmaya başladı

Gözü aç: Aç gözlü, doymak bilmeyen, gerektiğinden fazlasını isteyen”Gözü aç insanlar topluma huzur vermezler

Gözü açık: Uyanık, kurnaz, çıkarlarını iyi kollayan, becerikli, zeki”Senin çocuk gözü açık birisi olacak galiba


Gözü açık gitmek: Çok istediği şeylere kavuşamadan ölmek”Halam `gurbete giden oğluma kavuşamadan ölürsem gözüm açık gider` dedi


Gözü açılmak: Yararlıyı yararsızı, iyiyi kötüyü ayırt edebilir duruma gelmek”Yaşı büyüdükçe gözü de açılmaya başladı


Gözü arkada kalmak: Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek, merak etmek”Köyden ayrılıyordu ama gözü de arkada kalmıştı

Gözü bağlı: 1 Sorup soruşturmadan, anlayıp anlamadan 2 Gafil, çevresinde olup bitenlerin farkında olmayan”Hiçbir zaman gözü bağlı biri olmanı istemem senin

Gözü dalmak: Gözlerini bir noktaya dikerek dalgın dalgın bakmak”Zavallı ihtiyar bir noktaya gözü dalmış öylece duruyordu

Gözü doymak: Çok istenen bir şeye kavuşup, artık istemez duruma gelmek”Sanırım şimdi gözün doymuştur, daha istemezsin artık

Gözü gibi sakınmak (esirgemek): Bir şeye aşırı derecede ilgi duymak, onu koruyup gözetmek, dikkatle muhafaza etmek”Çocuğunu gözü gibi sakınıyordu kadıncağız

Gözü hiçbir şey görmemek: Heyecana, öfkeye ya da önem verdiği bir işe kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek”Kendinden öylesine geçmişti ki gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu

Gözü ısırmak: Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak

Gözü ilişmek: İstemeden, birdenbire, rastgele görmek

Gözü kesmek: Bir işi yapabilme konusunda başkalarına ve kendisine güvenmek”Onca işi yapmaya gözün kesiyor mu?”

Gözü kara (veya pek): Cesur, atak, korkusuz, tehlikeli işlere tereddüt etmeden girebilen”O gözü kara bir insandı

Gözü korkmak: Daha önce başından geçen kötü bir denemeden sonra, birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği endişesine kapılmak ve o işi yapmaktan çekinmek

Gözünde büyümek: Olduğundan fazla büyük ya da güç görünmek”Onca yolu nasıl yürüyeceğim, gittikçe gözümde büyüyor

Gözünde büyütmek: Bir şeyi, olayı, kimseyi veya işi abartmak

Gözlerinden uyku akmak: Çok uykusu geldiği için göz kapakları kapanır gibi olmak”Çocukcağızın gözlerinden uyku akıyor, şunu yatağına yatırın

Gözüne bakmak: 1 Verilen emri yapmak üzere işaret beklemek, işareti verecek kimseyi gözlemek 2 Gerektiğinden fazla dikkat göstermek, koruyup gözetmek”Üç kuruş para verecek diye adamın gözünün içine bakıyor, ne derse yapıyoruz, daha ne istiyor bizden


Gözüne dizine dursun: Nankörlük eden kimseye karşı söylenen ilenme sözü ” Allah, bu nankörlüğünün cezasını versin” anlamında kullanılır

Gözüne girmek: Birinin sevgi ve ilgisini kazanmak

Gözüne sokmak: 1 Görmek istemediği bir şeyi zorla göstermek 2 Bir çaba sonucu, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak”Kalemi gözüne sokarcasına uzattı

Gözüne uyku girmemek: Uykusuz kalmak, hiç uyumamak”Gözüme uyku girmedi bu gece

Gözünü açmak: 1 Uyanık, dikkatli olmak 2 Birisine bilgiler vererek görüşünü genişletmek”Gözünü aç, işini kimseye kaptırma

Gözünü ayırmamak: Bir şeye devamlı bakmaktan kendini alamamak”Devamlı yola bakıyor, gözünü ayıramıyordu

Gözünü çıkarmak: Zarara uğratmak, bir işi kötü biçimde yapmak, iyi yerine kötüyü seçmek”Öyle bir taş attı ki az kalsın kuzunun gözünü çıkaracaktı

Gözünü daldan budaktan esirgememek (veya sakınmamak): Tehlikeli işlere girişmekten çekinmemek”Sen ki gençliğinde gözünü daldan budaktan sakınmazdın, ne oldu sana böyle?”

Gözünü dört açmak: Bir hileye düşmemek, aldanmamak için çok dikkatli olmak”Gözünü dört aç da kuru odun yerine yaş odun koymasınlar

Gözünü kan bürümek: Birisini öldürecek kadar öfkelenmek”Katillerin gözünü kan bürümüştü, önlerine çıkanı öldürüyorlardı

Gözünü kapamak: 1 Görmezlikten gelmek, yapışına ses çıkarmamak 2 Ölmek”Dedem gözünü kapayınca o koca aile birdenbire dağılıvermiş

Gözünü korkutmak: Yıldırmak, karşı duramaz hâle getirmek”İlk işi, adamlarıyla kasaba halkının gözünü korkutmak oldu

Gözünün önünden gitmemek: Unutamamak, her an görür gibi olmak”Gözümün önünden gitmiyor onun hayâli

Gözünün yaşına bakmamak: Hiç acımamak, merhamet etmemek”Gözünün yaşına bakmadan hapse attılar adamı

Gözü pek (kara): Korkusuz, atılgan, cesur, tehlikelere aldırmayan”Gözü pek insanlardan korkulmaz, çünkü onlar kartlarını açık oynarlar

Gözü sulu: En küçük sevinç ya da üzüntü karşısında hemen ağlayıveren, gözyaşlarını tutamayan”Senin kız da amma gözü sulu biriymiş

Gözü tok: Elinde imkânlar olsun olmasın, mal-mülk veya paraya düşkün olmayan, cömert”O mu? Gözü tok bir insandır, inanın

Gözü tutmak: Güvenmek, beğenmek”O adamı gözüm tuttu benim

Gözü üzerinde olmak: Bir şeye, bir kimseye sık sık bakarak ne durumda olduğunu kontrol etmek, dolayısıyla kötü bir sonuca meydan vermemeye çalışmak”Gözünüz üzerinde olsun, devamlı izleyin onu

Gözü yılmak: Daha önce denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak, o işe girişmekten çekinmek”Sebzecilik işinden gözüm yıldı, bir daha bu işe girişeceğimi sanmıyorum

Gözü yükseklerde olmak: Hâlen bulunduğu durumdan daha yüksek bir duruma ya da mevkiye çıkmak istemek, böyle bir amacı gütmek”Bundan böyle küçük şeylerle yetinme, gözün yükseklerde olsun daima

Göz yummak: Kabahatlerini, kusurlarını hoş karşılamak, görmezlikten gelmek, bağışlamak”Sana bu yaşa gelinceye kadar göz yumdum, ama artık yeter

Göz yummamak: 1 Hoş görmemek, bağışlamamak 2 Hiç uyumamak”Sabaha kadar gözlerimi yummadım


Gururunu okşamak: Bir kimseyi yüzüne karşı överek, becerilerini söyleyerek duygulandırmak

Gücüne gitmek: Bir söz, bir davranış bir kimsenin onuruna dokunmak, o kimseye ağır gelmek”Doğrusu onun bu sözleri gücüme gitti, çünkü hak etmedim o sözleri

Güllük gülistanlık: Sorunları bulunmayan; neşe, bolluk ve huzur içinde olan yer”Ne zaman güllük gülistanlık içinde olacağız acaba?”

Gülmekten kırılmak: Aşırı ölçüde gülmek, çok gülmekten halsiz düşmek”Ne matrak adamdı, hareketlerine gülmekten kırıldık hepimiz

Gülüp geçmek: Bir durumu umursamamak, aldırış etmemek, gülünç bulup üzerinde durmamak”Gülüp geçilecek bir iş sanmayın sakın, ciddi durun üzerinde

Günaha girmek: Dini bakımdan suç sayılacak bir iş yapmak ya da söz söylemek”Sebepsiz yere adam öldürmek, günaha girmek demektir

Günaha sokmak: Günah işlemesine yol açmak, dinin buyrukları dışına çıkmasına zemin hazırlamak”Kes sesini de bizi günaha sokma

Günahını vermez: “Çok cimri, eli sıkı, hasis” kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır

Günah işlemek: Dince suç sayılan bir iş yapmak”Yetimlerin malını yiyerek günah işleyenlerden mutlaka hesap sorulacaktır

Gün almak: 1 Bir iş yapmak için ilgili kişiden gün ayırmasını; belirli bir tarih tespit etmesini istemek, randevu almak 2 Yaşını bitirip daha sonraki yılın bir ya da birkaç gününü almak”Doktordan gün almayı unutmamışsındır umarım

Gün batmak: Güneş batmak”Gün batmadan yola çıkmalıyız

Güneş almak: Bir yere güneş ışığı ulaşmak”Evin bir odası güneş almıyor

Gün görmek: Bolluk, mutluluk, esenlik içinde huzurlu günler geçirmek”Kaygılanma evlâdım, daha çok günler göreceksin inşallah

Gün görmüş: Başından nice işler geçmiş, tecrübeli, görüp geçirmiş, çok yaşamış”Gün görmüş insanlarla konuşmaktan zevk alırım


Gün ışığına çıkmak: Aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, anlaşılır olmak”İşlediği tüm suçlar yakında gün ışığına çıkacaktır

Günleri sayılı olmak: 1 İçinde olunan günlerde ölecek olmak 2 Bulunduğu yerde kalmak için birkaç günü kalmak”Doktorlara bakılırsa anneannemin günleri sayılıymış

Günü birliğine: Sabah gidip akşam dönmek üzere”Size günü birliğine konuk olmak istiyoruz

Günün adamı: 1 Zamanın gereğine göre tutum ve yön değiştiren, çıkarını gözeten kimse 2 Kendisinden o günlerde çok söz edilen

Gününü doldurmak: Bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanı tamamlamak”Gününü doldurur doldurmaz senetleri avukata verin

Gününü gün etmek: Eline geçen imkânları değerlendirmek, hiçbir şeyi dert edinmeyip hoşça vakit geçirmek”Gününü gün eden yöneticilerden kurtulacağımız günler yakındır

Gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak: Korkutmalara, tehditlere aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak”Öyle her gürültüye pabuç bırakacak bir adam mı sanıyorlar beni?”

Güven beslemek: Bir kimseye, bir şeye güven duymak, inanmak, itimat etmek”O adama güven beslediğiniz için pişman olmayacaksınız

Güvendiği dağlara kar yağmak: Güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığı anlaşılmak”Çok umutlusun, inşallah güvendiğin dağlara kar yağmaz

Güven kazanmak: Söz, davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri kendisine inandırmak”İnsan, önce güven kazanmalıdır

Güven vermek: Kendisinin güvenilir bir kişi olduğu, kendisine itimat edilebileceği duygusunu uyandırmak”Oldukça güven veren birisin



Alıntı Yaparak Cevapla

H Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #21
Şengül Şirin
Varsayılan

H Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



H HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca: Farklı gibi gösterilen iki şeyin, gerçekte hiçbir değişikliği yoktur, “ikisi de birdir” anlamında kullanılır

Ha babam (ha): 1 Devamlı olarak, hiç durmadan 2 Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır”Ha babam ha, az kaldı, bitireceğiz işi

Habbeyi kubbe yapmak: Önemsiz, küçük bir şeyi büyütüp mesele çıkarmak”Söyle ona, habbeyi kubbe yapıp durmasın, ne olmuş çocuk biraz geç kalmış da!”

Haber uçurmak: Çabucak, gizlice haber göndermek”Hemen haber uçurun köye, kaymakam bu gece misafir olacakmış!”

Ha bire: Durmadan, arka arkaya, sürekli olarak, ara vermeden”Tarlada bir adam ha bire çalışıyordu

Hacet kalmamak: Gereği olmamak, lüzumu kalmamak”Seni çağırmaya hacet kalmadı

Hacı ağa: Özellikle büyük kentlerde gereksiz yere çok para harcayan, taşralı bilgisiz zengin”Ne bu israf! Hacı ağa mısın sen?”

Haddine mi düşmüş!: “Onun bunu yapmaya yetkisi yoktur; böyle bir işe nasıl, hangi yetenekle girişir? Bu işi yapması imkânsızdır” anlamında kullanılır”Haddine mi düşmüş ki ona söz söyleyebilsin

Haddini bildirmek: Yetkisi dışındaki işlere karıştığı için sert bir karşılık vererek onu cezalandırmak, yola getirmek, uslandırmak, yetki sınırını bildirmek”Haddini bildirin şu serseme de bir daha onun bunun malına el uzatmasın

Haddini bilmek: Kendi değer ve yeteneğini bilmek, üstün görmemek, kendi yapabileceği şeylerin ötesine geçmemek”Merak etme sen, o haddini bilen bir çocuktur

Haddi zatında: Aslında”Haddi zatında sen ona hakkını vermemiştin ki!”

Hafife almak: Küçümsemek, önem vermemek,”Beni hafife alıyorlar ama yanılıyorlar

Hak getire: “Yoktur, bulunmaz, Allah vermemiştir” anlamında kullanılır”Öyle bir diyardayız ki su ve yiyecek Hak getire

Hak kazanmak: Davasında haklı olduğu meydan çıkmak, emeğinin karşılığını alabilecek duruma gelmek”Emekliliğe yedi yıl sonra hak kazanacağım

Hakkı geçmek: 1 Birisinin payından bir başkası almış olmak 2 Bir şeyde veya bir kimsede emeği bulunmak”Komşumun çok hakkı geçmiştir bana, onunla mutlaka helâlleşmeliyim

Hakkından gelmek: 1 Güç bir işi başarı ile sonuçlandırmak 2 Öç almak, yenmek veya cezasını vermek”Siz onu bana bırakın, hakkından gelmesini bilirim

Hakkını helâl etmek: Geçen hakkını, emeğini bağışlamak”Annem inşallah hakkını helâl eder bana

Hakkını vermek: 1 Bir şeyin lâyıkıyla yapılması için ne gerekiyorsa ondan kaçınmamak 2 Birinin çalışmasını gereğince değerlendirmek, hakkı olan şeyi vermek”Çalıştırdığın kişinin hakkını vermek zorundasın

Hakkını yemek: Birinin hakkı olan şeyi vermemek, onu kendisine maletmek”Dürüst ol, milletin hakkını yeme, yoksa boğazında kalır

Hakk-ı sükût (sus payı): Bir konu üzerinde konuşmaması, bildiği şeyi söylememesi karşılığında bir kimseye sağlanan yarar

Hak yolu: Cenab-ı Allah`ın insanlara kitapları ve peygamberleri ile bildirdiği, dünya hayatında tutmaları gereken yol, yaşama düzeni, doğru ve haklı yol

Hâlden anlamak: Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu kavrayarak, anlayıp sezerek hoşgörülü olmak, anlayış göstermek”Dedem hâlden anlayan birisidir, bize iyi davranacağına eminim

Hâle yola koymak: Düzenlemek, tertiplemek, iyi işler bir duruma getirmek”Hele şu işleri bir hâle yola koyalım, o zaman tatilini de düşünürüz

Hâli vakti yerinde: Zengin, oldukça varlıklı, para durumu iyi”Hasan efendiler mi? Hâli vakti yerinde insanlardır onlar

Halis muhlis: Saf, katışıksız, temiz, eksiksiz, içinde yabancı madde bulunmayan”Halis muhlis bir zeytin yağı satarız biz

Halka verir talkını kendi yutar salkımı: Kendi verdiği öğütlere kendisi uymaz

Hallaç pamuğu gibi atmak: Bir arada, toplu bulunan şeyleri ya da kimseleri dağıtmak, parçalamak; bu yolla sağa sola, her birini bir yana atmak”Sizin takımı hallaç pamuğu gibi atacağız sahadan

Halt etmek: Yakışıksız davranmak, uygunsuz bir söz söylemek veya kötü bir şey yapmak”Halt etmişsin, bir de utanmadan anlatıyorsun

Ham ervah: Çiğ adam; yersiz ve yakışıksız sözleri, davranışları olan kaba kimse

Hangi dağda kurt öldü?: Kendisinden hiç umulmayan, beklenilmeyen bir kimsenin olumlu davranışı görüldüğünde; “Nasıl oldu da böyle güzel bir iş, bir iyilik yaptı?” anlamında söylenir

Hangi rüzgâr attı?: “Nasıl oldu da gelebildin? Hiç görünmüyordun, sen de gelir miydin?” anlamında, uzun süre bir yerde görünmeyen kimse için kullanılır

Hangi taşı kaldırsan altından çıkar: 1 Hemen her işte parmağı vardır 2 Her işten anlar, her işe karışır ya da her işten anladığı izlenimi verir

Hanım evlâdı: Nazlı büyütülmüş, zora gelmeyen, çıtkırıldım kimse”Amma hanım evlâdıymışsın, çekil şuradan ben yaparım

Hapı yutmak: Kötü bir duruma düşmek, zarar ve ziyana uğramak”Hapı yuttuk desene!”

Haram olmak: Bir şeyden gerektiği gibi yararlanamaz olmak”Senin yüzünü görmek bana haram oldu

Haram para: Dinî bakımdan yasaklanmış yollardan elde edilen para”Haram parayla ekmek alınmaz

Haram yemek: Dinî inançlara aykırı olarak kazanç sağlamak, haksız olarak bir şeye el atmak”İnsan ol, haram yemek insana kâr getirmez

Harfi harfine: Tastamam, uygun, tıpatıp, gerçekte olduğu gibi”Söylediklerimi harfi harfine yerine getirdin mi?”

Har vurup harman savurmak: Hesapsızca, düşüncesizce harcamak; malını, parasını ölçüsüzce, bol bol harcayıp tüketmek

Hasret çekmek: Özlem duymak, epeydir ayrı kaldığı yere ya da kimseye kavuşma isteği içinde olmak”Yıllardır yurdumun hasretini çekiyorum

Hasret gitmek: Özlediği, sevdiği bir yere ya da kimseye kavuşamadan ölmek

Hasret kalmak: Özlemini duyduğu şeye uzun zaman kavuşamamak”Hasret kaldım deresine, tepesine…”


Hastası olmak: Bir şeye çok düşkün olmak”Bizim oğlan köpek hastası, hiç kapıdan eksik etmiyor

Haşir neşir olmak: Aralarında bulunduğu kimselerle kaynaşmak, bir arada bulunup uğraşmak; kimi işlerle ilgilenip durmak”İnsanlarla haşir neşir olmayı sevdiğim söylenemez

Hatır belâsı: Sayılan ve sevilen kimse için katlanılan sıkıntı”İnan bu işi hatır belâsına yapıyorum
Hatır gönül tanımamak (bilmemek): 1 İsterse en sevdiği ve saydığı olsun, gücenmesini göze alarak doğru bildiğini yapmak 2 Kırıcı davranışlarda bulunmak

Hatırı kalmak: Gücenmek, kırılmak”Eğlenceye onu da çağıralım ki hatırı kalmasın

Hatırından çıkmamak: Sevdiği, saygı duyduğu birinin istediği bir şeyi yapmayı reddedememek, gönlünü kırmaktan çekinmek

Hatırı sayılır: 1 Önemli, saygı değer, saygın (kimse) 2 Oldukça çok”Babam, hatırı sayılır bir kimsedir

Hava almak: 1 Temiz havalı bir yere çıkarak dolaşmak, dinlenmek, ciğerlere temiz hava çekmek 2 Eline bir şey geçmemek, umduğunu bulamamak 3 İçine hava girmek”Haydi, kıra çıkıp da biraz hava alalım

Hava basmak: 1 Büyüklenmek, kibirlenmek, olduğundan fazla görünmeye çalışmak 2 Bir şeyin içine hava doldurmak”Amma da hava basıyorsun, onları korkutacağını mı sandın?”

Havada kalmak: 1 Yüksek bir yerde durmak 2 Sonuca bağlanamamak 3 Bir iddia, dayanaksız olduğundan ispat edilememek”Yaptığımız bütün iş havada kaldı

Havadan sudan konuşmak: Öylesine, gelişigüzel, rastgele konuşmak

Hava hoş: Şu ya da bu şekilde olması arasında bir fark olmamak

Havanda su dövmek: Bir işle boşuna uğraşmak”Senin yaptığına havanda su dövmek derler,bırak artık şu işle uğraşmayı

Hava parası: Bir yeri tutmak, kiralamak ya da bir şeyi elde etmek için değeri dışında açıktan verilen para”Yeri bize verecekler ama bir milyon lira hava parası istiyorlar

Havsalası almamak: Aklı kabul etmemek”Nasıl yaparsın bana bunu, hâlâ havsalam almıyor


Hayal kırıklığı: Gerçekleşmesi istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmemesinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı


Hayal meyal: Belli belirsiz, açık seçik belli olmayan, bulanık (bir şekilde hatırlanan)”O olayı hayal meyal hatırlıyorum


Hayatını kazanmak: Çalışıp elde ettiği para ile geçimini sağlamak”Ben iyi ya da kötü hayatımı kazanıyorum, sen kendi işine bak


Hayatını yaşamak: Canının istediği gibi hayatını sürdürmek”Bana karışmaya hakkınız yok, bırakın beni, artık hayatımı yaşamak istiyorum



Alıntı Yaparak Cevapla

H Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #22
Şengül Şirin
Varsayılan

H Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



Hayat memat meselesi: Sonucu çok tehlikeli olan, ölüm kokan bir durum”Artık burada kalamam, iş hayat memat meselesine döndü


Hayat pahalılığı: Yiyecek, içecek ve giyecek gibi geçim için gerekli olan maddelerin pahalı olması”Hayat pahalılığından herkes şikâyetçi olmaya başladı

Hayırdır inşallah!: 1 Anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için söylenir 2 Şaşma, heyecan ve merak uyandıran durumlar karşısında söylenir

Hayır işlemek: Dine ve insanlığa uygun, iyi davranışlarda bulunmak”Hayır işle ki öbür dünyada kurtuluşa eresin

Hayır kalmamak: İşe yarar, beğenilecek bir yanı ve tarafı kalmamak”Bu arabalarda hayır kalmamış, yenilerini almamız gerekecek

Hayır sahibi: İyiliksever, yardımsever kimse”Şu yoksullara uzanacak bir hayır sahibi kalmadı mı acaba?”


Hayra yormak: Bir rüya ya da olayı iyi ve yararlı bir durumun işareti görmek

Hazıra konmak: Hiçbir emek sarf etmeden, çaba göstermeden başkasının emeği ile ortaya çıkmış olan şeyden yararlanmak”Hazıra konarak yaşamayı kural edinmiş bu adam

Hazır bulunmak: 1 Bir yerde kendisi bulunmak, var olmak 2 Bir yere hemen gidecek, bir şeyi anında yapacak durumda olmak”Yarınki toplantıda sen de hazır bulunmalısın

Hazırdan yemek: Yenisini kazanmadan elindekini harcamak”Hemen her gün bir bahane buluyor, çalışmıyor ve hazırdan yiyiyordu

Helâl süt emmiş olmak: İyi huylu, doğru yoldan sapmayan, temiz bir kişi”İnanmıyorum onun yaptığına, o helâl süt emmiş birisidir

Helâl olsun (Helâl ü hoş olsun): 1 Bunu sana gönül hoşluğu ile veriyorum, hiç pişman değilim, Allah bunu sana bağışladığıma şahit olsun 2 “Aferin, takdire değer iş yapıyorsun” anlamında kullanılır

Hele şükür!: Allah`a hamdolsun, beklediğimiz sonuç gerçekleşti

Hem kel hem fodul: “Bu kadar kusuruna, bu yeteneksizliğine rağmen bir de övünüyor, üstünlük taslıyor” anlamında kullanılır
Hem nalına hem mıhına (vurmak): Birbirine zıt olan iki yanı da desteklemek”Ben hem nalına hem de mıhına vuran adamlardan korkarım

Hem suçlu hem güçlü: Gerçekte kendisi suçlu olduğu hâlde suç işlememiş gibi davranan ve karşısındakini suçlamaya çalışan kimse

Hem ziyaret hem ticaret: Bir yeri veya kimseyi ziyarete giden kimsenin, bu görüşmeden yararlanarak başka bir işi de yapması durumunu anlatmak için kullanılır

Her kafadan bir ses (çıkmak): Bir konu üzerinde herkesin istediği gibi, rastgele konuşması ve bu konuşmalardan bir sonuç alınamaması”Ortalık kızıştı, her kafadan bir ses çıkmaya başladı, kimin ne dediği anlaşılmaz oldu

Her telden çalmak: Pek çok konuda bilgi sahibi olmak, içinde bulunduğu ortamın şartlarına göre her çeşit iş yapabilir olmak

Hesaba çekmek: Bir kişiyi, bir makamı yaptığı işler üzerine açıklama ve savunma yapmaya çağırmak”Sakın oraya gitme, seni hesaba çekecekler

Hesaba dökmek: Bir konu ile ilgili işlemlerin hesabını kâğıt üzerinde yapmak

Hesaba katmak (almak): Bir işi yaparken ya da yürüTürken bir başka şeyi de göz önünde bulundurmak”Hasan`ı da hesaba katalım, az zorluk çıkarmayacaktır bize

Hesaba (kitaba) gelmez: 1 Beklenmedik, umulmadık 2 Sayılmayacak kadar çok, pek fazla, sayısız


Hesabı kesmek: Alış verişi ya da ilgiyi kesmek”Dükkân sahibi, uzun zamandır borcunu ödemeyen müşterisinin hesabını kesti

Hesabını bilmek: Boş yere para harcamamak, tutumlu davranmak”Her ev kadını hesabını bilmek zorundadır

Hesabını görmek: 1 Alacağını ödeyip ilişkisini kesmek 2 Cezalandırmak, vücudunu ortadan kaldırmak ya da öldürmek”Çabuk şu adamın hesabını görün!”

Hesap açmak: 1 Hesap defterinde, bir kişiye alış veriş için alacağını borcunu kaydetmek üzere bir yer ayırmak 2 Bankada, gereğinde çekilmek üzere yatırılan para için işlem yapmak 3 Birine kredi açmak, birine borçlanma imkânı tanımak

Hesap etmek: 1 Kazançla gideri karşılaştırıp bir sonuca ulaşmak 2 Düşünmek, tasarlamak, ayrıntıları gözden geçirip ihtimalleri değerlendirmek”Hesap etmeden sakın işe girişmeyin!”


Hesap görmek: Taraflarca alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek”Çok uzadı, hesap görmek için ne zaman bir araya geleceğiz?”


Hesap kitap: Düşünüp taşındıktan sonra, hesap sonunda”Hesap kitap, baktım işler kötüye gidiyor; hemen sizi çağırdım


Hesapsız kitapsız: 1 Sorumsuz, ölçüsüz, tutumsuz 2 Deftere geçirilmeden, herhangi bir belgeye dayanmadan”Ne hesapsız kitapsız işlerin içine girmişiz de haberimiz yokmuş


Hesap sormak: Bir kimseyi kanunsuz, kural dışı, ahlâka aykırı, usulsüz davranış ve sözlerinden ötürü sorgulamak, o kişiden savunma istemek”Size hesap sormak için mutlaka geri döneceğim

Hesaptan düşmek: Borçtan, alacaktan, hesaptan çıkarıp yok saymak”Elli bin lirayı hesaptan düşmeyi unutmadın inşallah

Hesap tutmak: Alış verişle ilgili alacağı ve vereceği bir kâğıda ya da deftere yazmak

Hesap vermek: 1 Herhangi bir davranışının ya da sözünün sebebini açıklamak 2 Bir işin sorumluluğunu üstlenmek”Rahat olun, bu konuda hesap vermek bana düşer

Hevesi kursağında kalmak: Çok istediği, imrendiği, kavuşmak dilediği şeyi elde edememek”Pikniğe gitmek istiyorduk, yağmur yağınca hevesimiz kursağımızda kaldı

Hevesini almak: İmrendiği, çok istediği şeye kavuşup ona doymak

Heyheyleri tutmak (üstünde): Çok kızıp sinirlenmek

Hık mık etmek: Bir işi yapmamak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak, bir soruyu cevaplandırırken net şeyler söylememek”Hık mık edip durma, bu işi eninde sonunda yapacaksın!”

Hık demiş burnundan düşmüş: “Her durumuyla ona çok benziyor” anlamında kullanılır

Hır çıkarmak: Kavga, gürültü, patırtı ve olaya sebep olmak”Orada hır çıkarmaya kalkışmayacaksın değil mi?”

Hızır gibi yetişmek: Dara düştüğü, çok sıkıştığı, çaresiz kaldığı bir zaman da, beklemediği bir kişi yardımına yetişmek

Hiçe saymak: Hiç önem ve değer vermemek

Hiç yoktan: Sebepsiz, ortada hiçbir neden yokken”Hiç yoktan adamı dövemezsiniz ya!”

Hizaya gelmek: 1 Düz çizgi durumunda dizilmek 2 Aykırı, yanlış davranışlardan vazgeçmek; doğru yola gelmek, düzelmek

Hodri meydan: “Kendine güvenen ortaya çıksın” anlamında kullanılır

Hop oturup hop kalkmak: Ya heyecanından ya da öfkesinden yerinde duramaz olmak

Hora tepmek: 1 Ayaklarını yere vurarak oynamak 2 Gürültü çıkarmak”Yandaki sınıfta hora tepiyor, ortalığı birbirine katıyorduk ki…”

Hor görmek (veya bakmak): Önem vermemek, değersiz saymak, adam yerine koymamak, küçümsemek”Beni, yoksul diye hep hor gördüler

Hor kullanmak: Özen göstermeden, kabaca, dikkat etmeyerek, hırpalayarak kullanmak”Çok hor kullanmışsınız bu dolabı

Hoş beş etmek: Şundan bundan konuşarak sohbet etmek”O iki ihtiyar kadın hoş beş etmek için yaratılmışlar sanki

Hurdası çıkmak: İşe yaramayacak, kullanılamayacak hâle gelmek

Huyuna suyuna gitmek: İsteklerine, alışkanlıklarına, yapısına göre onu kızdırıp ürkütmeyecek davranışlarda bulunmak

Huyunu suyunu almak: Onun özelliklerini, davranışlarını ve karakterini yapısına geçirmek

Huzur vermek: Gönül rahatlığı, iç dirliği vermek; dinlendirmek

Huzurunu kaçırmak: Huzurunu bozmak, tedirgin ve rahatsız etmek

Hüküm giymek: Mahkemece ya da birileri tarafından kendisine ceza verilmek

Hüküm sürmek: 1 İş başında olmak 2 Yaygın olmak 3 Bir şeyin güçlü varlığı sürüp gitmek”Beşinci Kral beş yıl hüküm sürdü

Hükümet kapısı: Devlet dairesi”Hükümet kapıları halka açık kılınmalıdır

Hür düşünüş: İstediğini, düşündüğünü baskı altında kalmadan söyleme

Hüsn-ü kuruntu: İhtimalî bulunmadığı hâlde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma


Hüd dağı gibi şişmek: Bir hastalık sebebi ile bir tarafı, özellikle de karın tarafı şişmek Icığını cıcığını çıkarmak: 1 Her yanını ellemek, didiklemek 2 Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak, incelemek”İyice ıcığını cıcığını çıkardınız meselenin



Alıntı Yaparak Cevapla

I Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #23
Şengül Şirin
Varsayılan

I Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



I HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Icığını cıcığını çıkarmak: 1 Her yanını ellemek, didiklemek 2 Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak, incelemek”İyice ıcığını cıcığını çıkardınız meselenin

Ikınıp sıkınmak: Bir işi yapabilmek için kendini çok zorlamak”Ikınıp sıkındı ama bir çare bulamadı

Isıtıp ısıtıp önüne koymak: Daha önce meydana gelmiş bir olayı ya da bir işi bir düşünceyi yeniden, sık sık tekrarlamak

Iska geçmek: 1 Hedefe isabet ettirememek, vuramamak 2 Üzerinde durmamak, önem vermemek, atlamak”Bu sefer de ıska geçersen kaybedeceksin

Iskartaya çıkarmak: İşi yaramaz, değersiz bularak bir yana atmak”Beni hiç kimse ıskartaya çıkaramaz


Işığı altında: Bir durum veya düşüncenin konuyu aydınlatmasından yararlanarak, onu göz önünde tutarak


Işık tutmak: 1 Karanlık bir yeri ışıkla aydınlatmak 2 Bilgisiyle, düşüncesiyle bir konuya açıklık getirmek, tutacağı yolu göstermek”Kutlu Peygamber hemen her konuda ışık tutardı çevresindeki insanlara



Alıntı Yaparak Cevapla

İ Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #24
Şengül Şirin
Varsayılan

İ Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



İ HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

İbret almak: Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak”Görmesini bilseydi ibret alırdı her hâlde


İcabına bakmak: 1 Gereğini yerine getirmek 2 Yok etmek, ortadan kaldırmak”O adamın icabına bakarız, merak etme sen

İç çekmek: Üzüntüyle göğüs geçirmek, derin derin soluk alıp hıçkırıkla ağlamak”Yavrucağın iç çekişi dayanılır gibi değildi


İç etmek: Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek, ortadan kaldırıp kimseye göstermemek”Babasına bildirmeden o kadar parayı iç etmiş

İç gıcıklamak: 1 Huylandırmak 2 İstek uyandırmak


İçi açılmak: Sıkıntısı dağılıp gitmek, ferahlamak”Denizi, kuşları, ağaçları seyre dalarım, böylelikle içim açılır, rahatlarım


İçi cız etmek: Ansızın içi sızlamak, çok üzülmek”O zavallı ihtiyarı birden bire karşımda görünce içim cız etti


İçi çekmek: Canı arzu etmek, istek duymak


İçi çıfıt çarşısı: 1 Başkaları için daima art niyet besleyen, içinden türlü kötülükler geçiren 2 Çok karışık


İçi dışı bir: İkircikli olmayan, iki yüzlü davranmayan, düşündüğünü açıkça söyleyen, özü sözü bir olan”İçi dışı bir olan insanlara her zaman güvenebiliriz

İçi dışına çıkmak: 1 Kusmaktan ötürü çok fena olmak 2 Bindiği taşıtın çok sarsılması yüzünden bedenî rahatsızlık duymak


İçi erimek: Kaygı duymak, çok üzülmek


İçi geçmek: 1 İstemediği hâlde uyuya kalmak 2 İşe yaramaz duruma gelmek 3Yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak; hiçbir şeye ilgi duymamak”O artık içi geçmiş bir ihtiyardır


İçi gitmek: Çok fazla istek duymak”Vitrindeki kızarmış tavuklara içim gidiyordu ama param olmadığı için alıp yiyemiyordum


İçi içine sığmamak: Çok heyecanlanmak, coşkunluk duymak ve sevincini belli etmekten kendini alamamak”Annemi karşımda görünce ne yapacağımı şaşırdım, içim içime sığmıyordu, koşup boynuna sarıldım


İçi kabarmak (kalkmak): 1 Midesi bulanmak 2 Duygulanıp heyecanlanmak 3 Taşkın bir ağlama duygusu içinde olmak”Ne berbat bir koku, içimiz kabarmadan kalkalım buradan


İçi kan ağlamak: İçten, büyük bir üzüntü duymak; dıştan belli etmeyerek çok acımak”Çocuğunun yüzüne bakarken içim kan ağlıyordu

İçi kazınmak: Çok acıktığından ötürü midesinde eziklik duymak”Sabahtan beri açtı, içi kazınıyor ama belli etmemeye çalışıyordu

İçinden gülmek: Birisine sezdirmeden içten içe gülmek, eğlenmek

İçinden okumak: 1 Dudaklarını kıpırdatmadan, hiç ses çıkarmadan okumak 2 Ses çıkarmadan sövmek, beddua etmek”Hikâyeyi şimdi de içinizden okuyacaksınız

İçinden pazarlıklı: Sinsi, yapacağı kötülükleri sezdirmeyen”Senin gibi içten pazarlıklı adamlarla iş yapmam ben

İçine atmak: 1 Derdini, sıkıntısını kimseye söylememek 2 Kendisine yapılan kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla beraber, bunu unutmamak”O her şeyi içine atar, bir gün kanser olacak diye korkuyorum


İçine dert olmak: Yapmak istediği bir şeyi yapamadığı için kaygılanıp üzüntü duymak”Hastahanedeki arkadaşımı ziyarete bir türlü gidemedim, bu da içime dert oldu

İçine doğmak: Malûm olmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek”Onun bize geleceği sanki içime doğmuştu


İçine işlemek: Duygulanmak, etkilenmek, dokunmak”Babamın o etkili sözleri âdeta içime işlemişti sanki


İçine çekilmek (kapanmak): Duygularını kimseye açmamak, çevresindeki kişilerle ilişkisini kesmek, yalnızlığa gömülmek”Kardeşinin ölümünden sonra içine çekildi, kimseyle görüşmüyor


İçine kurt düşmek: Kuşkulanmak, kendisine zarar geleceğinden şüphe etmek”Tilkiyi civarda dolaşırken gördüğü andan itibaren içine kurt düşmüştü


İçine sindirmek: Benimsemek, iyice kabul etmek


İçine sinmemek: 1 İçi rahat etmemek, yaptığı şeyden memnun olmamak 2 İstediği gibi olmadığı için rahatlık, mutluluk duymamak; tadına varamamak”İşi bitirdim ama hiç de içime sinmedi

İçine sokacağı gelmek: Birini aşırı ölçüde, çok sevmek

İçine yedirememek: Benimsememek, kabul edememek

İçini dökmek: Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini anlatmak”Şu koca dünyada içimi dökecek bir insan bulamadım

İçini kemirmek: Bir üzüntü ve düşünce dolayısıyla rahatsızlık duymak”İçini kemiren bu düşünceden kurtulmak istiyordu


İçini (bir) kurt yemek: Sürekli olarak bir kaygı içinde olmak
İçi parçalanmak (paralanmak): Birine acıyarak çok üzülmek”Onun bu hâlini gördükçe içim parçalanıyor


İçi rahat etmek: Endişelenecek bir durum bulunmadığını öğrenerek sıkıntıdan kurtulmak, rahatlamak”Ne yapayım, ben anneyim, onlar sağ salim dönerlerse içim rahat edecektir ancak

İçi sızlamak: Bir şey veya kişinin içine düştüğü durum sebebiyle üzülmek

İçi titremek: 1 Çok üşümek 2 Çok istek duymak 3 Bir zarar gelecek korkusu içinde bulunmak”Hava iyice soğudu, içim titremeye başladı, haydi içeri girelim

İçi yanmak: 1 Çok susamak 2 Büyük bir acı sebebiyle çok fazla üzülmek”Sanki yalnız onun içi yanıyordu


İçler acısı: Oldukça üzücü, çok acıklı


İçli dışlı olmak: Teklifsiz, çok samimi, sıkı fıkı, senli benli olmak”Biz Fatma`yla iyice içli dışlı olduk


İçtikleri su ayrı gitmemek: Sıkı fıkı dost, samimi arkadaş olmak; birbirlerinden saklayacakları bir şeyleri bulunmamak

İdare etmek: 1 Yönetmek, çekip çevirmek 2 Tutumlu olmak, kullanmak 3 Elvermek, yetmek, yetişmek, korumak, kurtarmak 4 Hoş görmek, göz yummak 5 Örtbas etmek”Bu ayakkabıyı bu fiyata veremem, çünkü idare etmez

İfade vermek: Sorguya cevap vermek


İflâhını kesmek: Gücünü tamamiyle yok edip bir daha karşı koyamayacak, düzelemeyecek, iş yapamayacak duruma getirmek”Ben adamın iflâhını keserim, anladın mı?”


İfrit olmak: Çok öfkelenmek; aşırı ölçüde, kendini kaybedecek kadar sinirlenip kızmak”İfrit oluyorum şu adamın hareketlerine


İğne atsan yere düşmez: Çok kalabalık, yürünecek gibi değil


İğne ile kuyu kazmak: Zor denecek bir işi yetersiz araç ve gereçlerle başarmaya çalışmak


İğne ipliğe dönmek: Aşırı derecede zayıflamak, kilo vermek”O iri yarı adam hapisten çıktı ki iğne ipliğe dönmüş


İğneli söz: Dokunaklı, kırıcı, üzücü söz”O iğneli sözlere ben bile dayanamazdım doğrusu


İki ahbap çavuşlar: Hemen her yerde birlikte görülen, birbirlerinden ayrılmayan iki arkadaş, dost


İki arada bir derede (kalmak): Sıkışık, zor şartlar altında (kalmak)


İki ayağını bir pabuca sokmak: Bir kimseyi, bir işi yapması için zorlamak, sıkıntıya sokmak


İki cami arasında kalmış beynamaza dönmek: İki yoldan hangisini tutacağını; şöyle mi, böyle mi yapacağını bilememek; şaşırıp bir şey yapamaz olmak
İki cihanda yüzü ak olmak: Doğru ve faziletli yaşayıp dünya ve ahrette mükâfat görmek


İki çift söz etmek: Bir araya gelip birkaç söz söylemek”Ne zamandır seninle bir araya gelip de iki çift söz edemedik


İki eli kanda olsa: Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılamayacak derecede olsa bile”Söyleyin ona, iki eli kanda olsa da durmasın gelsin

İki eli (birinin) yakasında olmak: Ahrette, hesap gününde ondan davacı olmak; hakkını istemek
İki gözü iki çeşme: Sürekli, çok ağlayarak”Kadıncağız iki gözü iki çeşme ağlayıp duruyormuş


İkili oynamak: Birbirine karşı olanlardan hem birini, hem ötekini çıkarı için destelemek”Sendika başkanı ikili oynuyormuş

İki paralık etmek: Değerini, onurunu çok düşürmek”Seni arlanmaz utanmaz seni, beni iki paralık ettin, senin yüzünden topluma çıkamaz oldum!”

İki rahmetten biri: Ağır hasta olan birisi için “ya şifa, ya ölüm” anlamında kullanılır
İki sözü bir araya getirememek: Düşüncelerini, duygularını düzgün bir biçimde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksun olmak

İki yakası bir araya gelmemek: Geçim sıkıntısı içinde olmak ve borçtan kurtulamamak, gelir ve giderini denkleştirememek”Bilmiyorum ne zaman iki yakamız bir araya gelecek


İleri geri konuşmak: Yersiz, kırıcı, yaralayıcı biçimde konuşmak


İleri gitmek: Söz ve davranışta ölçü dışına çıkmak; gereksiz, aşırı davranışta bulunmak ve haddi aşmak”O saygısız adamın daha fazla ileri gitmesine fırsat verilmemelidir


İlk göz ağrısı: 1 İlk doğan çocuk 2 İlk sevgili


İmana gelmek: 1 Hak dini olan İslâm`ı kabul etmek 2 En sonunda doğruyu söylemek 3 Önceden kabul etmediği şeyi sonradan kabul edip uymak”İmana gel, tövbe et ki öbür dünyada mutluluğa eresin


İnce eleyip sık dokumak: Titizlik göstermek, bir şeyi en ince ayrıntılarına kadar araştırmak, gözden geçirmek”O kadar da ince eleyip sık dokunacak bir iş değil, kaygılanma


İn cin top oynamak: Issız, sessiz olmak, bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak”Adada in cin top oynuyordu sanki

İncir çekirdeğini doldurmaz: Çok az veya pek önemsiz”Ne akılsız adam bunlar, kavga etmelerine sebep olan mesele incir çekirdeğini doldurmaz bile, ayırın şunları

İnme inmek: Felç olmak, bedenin bir yeri hareketsiz ve duygusuz duruma gelmek”Adamın sağ yanına inme inmiş diyorlar


İnsan eti yemek: Birini çekiştirmek
İnsan evlâdı: İyi, anlayışlı, ahlâk sahibi insan”İnsan evlâdı olmasaydı, tanımadığı birine onca yardım yapar mıydı?”
İnsan hâli: Olabilir, doğaldır, hoş karşılamak gerekir


İnsanlıktan çıkmak: 1 Çok zayıflamış, bir deri bir kemik kalmış olmak 2 İnsanî niteliklerini yitirmek, insana yakışmayacak davranışlarda bulunmak


İnsan sarrafı (olmak): İnsanların karakterini çabucak anlayacak duruma gelmiş (olmak)”Dedem insan sarrafıdır, onu bir görse ne biçim bir adam olduğunu hemen anlayıverir


İpe çekmek: Asarak öldürmek


İpe un sermek: İstenilen işi yapmamak için birtakım bahaneler, sebepler ileri sürmek, güçlük çıkarmak, engeller göstermek


İpi koparmak: Bağlı bulunduğu yer ya da kişi ile ilişkisini kesmek, aradaki anlaşmazlığı artırmak


İpin ucunu kaçırmak: Bir yeri yönetmede veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hâkim olamamak; çıkmaza girmek”Biraz daha dikkatli olmalıyız, yoksa ipin ucunu kaçıracağız


İpi sapı yok: Birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız, işsiz, yersiz yurtsuz, saçma sapan”İpi sapı yok bu sözlerin, daha inandırıcı olmalısın


İpiyle kuyuya inilmez: Kendisine güvenilmez, ona güvenilerek bir işe girilmez”O ipiyle kuyuya inilmez adamla yola çıkmam ben

İple çekmek: Zamanın gelmesini sabırsızlıkla beklemek, çok istemek”Yarını iple çekiyorum


İpucu vermek: Aranılan şeyi bulmaya yarayan işareti, onu açıklamaya yarayan bilgiyi vermek”Bir ipucu vermezsen bu bilmeceyi çözemeyeceğim

İsabet etmek: 1 Nişan alınan yere değmek, rastlamak 2 Çıkmak 3 Yerinde iş görmüş olmak”Böyle karar vermekte çok isabet ettiniz

İskele vermek: Vapura binmek, vapurdan inmek için iskeleyi uzatmak

İsmi var, cismi yok: 1 Sözü edilen bir kimse veya şeyin gerçekte var olmadığını anlatmak için kullanılır 2 Adı olmasına karşılık görevini ve etkinliğini yerine getirmeyen, varlığı ile yokluğu arasında bir fark bulunmayan


İster istemez: 1 Zorunlu olarak, elinde olmadan 2 İstemesi üzerine, hiç vakit geçirmeden, istediği anda”İster istemez ben de ona bağırdım


İstifini bozmamak: Bir olay karşısında aldırış etmemek, durum ve davranışını hiç değiştirmemek”Karşıma geçmiş avazı çıktığı kadar bağırıyordu, bense istifimi bozmadan bekledim


İş ayağa düşmek: İş sorumsuz, yetkisiz ve beceriksizlerin elinde kalmak”Bunlar da işi iyice ayağa düşürdüler


İş başa düşmek: Beklediği yardım gelmeyince, kendi işini kendisi yapmak zorunda kalmak”İş başa düştü desene!


İş çatallanmak (çatallaşmak): Bir işin sonuca oluşması konusunda türlü güçlüklerle karşılaşmak, ya da çeşitli seçeneklerle yüz yüze gelmek, sonuca nasıl ulaştırılacağı bilinemez olmak”İş gittikçe çatallaşıyor, sense aldırmıyorsun bile


İş çığırından çıkmak: Bir iş asıl amaçtan çıkarak düzelmesi güç bir durum almak, bir bozukluk ve kargaşalık baş göstermek


İş inada binmek: Bir işi yapmakta direnmek


İşi düşmek: Birinin yardımına ihtiyaç duymak”Eh, onun da bize işi düşecek bir gün

İşe koşmak: Birini bir iş yapmak üzere görevlendirmek, göndermek

İşi ağırdan almak: Acele etmemek, bir işi yapmak için isteksiz görünmek”Söyle onlara, işi ağırdan almasınlar, müşteriler mal bekliyor

İşi azıtmak: Yanlış ve aşırı yollara sapmak”Bu çocuk da işi iyice azıttı
İşi Allah`a kalmak: Güç şartlar altında, beşerden hiçbir yardım umudu kalmamak”Kime baş vurduysa bir sonuç alamadı, artık işi Allah`a kalmıştı

İşi başından aşmak: Pek çok işi olmak, iş içinde kaybolmak

İşi bitmek: 1 Hâli, gücü kalmamak 2 Yaptığı işi sona ermek”Git de bak, babanın işi bitmiş mi?”


İşi duman olmak: İşi ve durumu kötü olmak, berbat bir durumda bulunmak
İşi iş olmak: İşi yolunda, iyi olmak; hâlinden memnun bulunmak”İşi iş herifin, baksana yan gelip yatıyor her gün


İşinden olmak: Bir süredir yaptığı işi elinden gitmek, görevini yitirmek”Haydi canım, yoluna git de patronunla kavga etme; yoksa işinden olacaksın


İşi sıkı tutmak: Gevşekliğe yol açmamak, işe gereken önemi vermek ve sağlıklı yürümesini sağlamak


İşi tıkırında olmak: İşi çok uygun ve iyi olmak”O konuşmayacak da ben mi konuşacağım, işi tıkırında adamın


İşi yokuşa sürmek: Yapılabilir, görülebilir işi yapmamak için güçlük çıkarmak, bahaneler ileri sürmek


İşkembeden atmak: Uydurarak söylemek, tutarı olmayan sözler sarf etmek”Ona sakın inanmayın, işkembeden atıyor



İş sarpa sarmak: İş, içinden çıkılması zor bir durum almak; engellerle karşılaşmak”İşler sarpa sarmadan çekip gidelim buradan

İşten el çektirmek: Görevden uzaklaştırmak”Yolsuzluk yaptığı iddiası ile işten el çektirdiler ona


İş yok: O şeyde yarar yok, faydası olmaz”O arabada hiç iş yok, almaya değmez


İte kaka: Zorla, güçlükle”Adamı her sabah ite kaka işe götürüyoruz


İtibar kazanmak: Saygınlık görmek, kendisine değer verilmek

İt sürüsü kadar: Gereğinden fazla, oldukça çok, kalabalık”İt sürüsü kadar adam, nasıl başa çıkacağız bunlarla

İyi etmek: 1 Hastalıktan kurtarmak, sıhhatine kavuşturmak 2 Yerinde bir davranışta bulunmak 3 Bir şeyi gizlice almak, kendisine mal etmek

İyi gözle bakmamak: Birisi hakkında iyi düşünmemek, kötü niyet beslemek”Komşuları ona hiçbir zaman iyi gözle bakmadılar

İyi gün dostu: Dostlarının sıkıntılı günlerinde onlardan kaçan kimse”Bize iyi gün dostu gerekli değil

İyi saatte olsunlar: Cinlerden söz edilirken kullanılır

İzinden yürümek: Birine içten bağlanarak onun başladığı işi aynı anlayışla sürdürmek, fikirlerini ve hareketlerini aynen benimsemek

İzi silinmek: Yok olmak, ortadan kaybolmak”Çiçek hastalığının bu kasabada izi silindi hemen hemen, çünkü çocuklar aşılanıyorlar



Alıntı Yaparak Cevapla

K Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #25
Şengül Şirin
Varsayılan

K Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



K HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak


Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak”Senin bu konuşmaların da artık kabak tadı vermeye başladı


Kabına sığmamak: Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak


Kabir azabı çekmek: Çok sıkılmak, eziyet çekmek”Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz


Kabuğuna çekilmek: Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek”Geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi


Kaçın kur`ası: Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiş; tecrübeli”O kaçın kur`ası, boşuna uğraşma, sen onu kandıramazsın


Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak”Derse hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki…”


Kafadan kontak (sakat): Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt”Bırak şu elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin?”


Kafa dengi: Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri”Kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki


Kafa patlatmak: Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak”Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki


Kafa tutmak: Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek”Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?”


Kafası almamak: 1 Anlayıp kavrayamamak 2 Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak 3 Olabileceğine inanmamak”Boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun


Kafası işlemek (çalışmak): Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak
Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek): 1 Zihni yorulmak 2 Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak”Kesin artık şu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu


Kafası kızmak: Çok öfkelenip sinirlenmek”Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan


Kafasına dank etmek (demek): Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak


Kafasına koymak: Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek”Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum


Kafası yerinde olmamak: 1 O anda kafası çok yorgun olmak 2 Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek”Kusura bakmayın, ne söylediğinizi anlayamadım, kafam yerinde değildi de


Kafese girmek: 1 Hapse girmek 2 Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek”Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı


Kafese koymak: Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak


Kâğıda dökmek: Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek


Kâğıt üzerinde kalmak: Yapılması kararlaştırıldığı hùlde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak”O kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kâğıt üzerinde kaldı


Kalbini kırmak: İncitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek”Onu, kalbini kırmadan uyarmaya çalış


Kalburla su taşımak: Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak


Kalbur üstü: Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür


Kaldırım mühendisi: İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse


Kaale almamak: Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak”O, kaale alınacak bir insan değil


Kalem efendisi: Kalemde çalışan görevli, yazman

Kalem oynatmak: 1 Yazı yazmak 2 Bir yazıyı düzeltmek 3 Bir yazıda değişiklik yapmak”Ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum


Kaleyi içinden fethetmek: Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak


Kalıbını basmak: Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak”Kalıbımı basarım ki o, bu işi yapmamıştır


Kalıbının adamı olmamak: Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak


Kalıptan kalıba girmek: 1 Sık sık iş değiştirmek 2 Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek


Kalp kazanmak: Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek”Bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz


Kambersiz düğün olmaz (olur mu?): “Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz” anlamında alay yollu kullanılır


Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne): “Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor” anlamında kullanılır


Kanadı altına almak: Korumak, gözetmek, himayesi altına almak”Yeğenini kanadının altına aldı


Kan ağlamak: Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak”Dört çocuk tek başıma kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum


Kana susamak: Birini öldürme hırsı içinde olmak”Bırak elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim, kana susamış gibiydi


Kanat germek: Birini korumak, gözetimi altına almak


Kan başına sıçramak (beynine çıkmak): Çok sinirlenmek, öfkelenmek,”Kan başına sıçramıştı, sağa sola bağırıp duruyordu


Kancayı takmak: Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak


Kan çıkmak: Cinayet işlenmek, kan dökülmek”Şu adamı götürün gözümün önünden, yoksa kan çıkacak


Kandilli temenna: Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama


Kan dökmek: Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek

Kan gövdeyi götürmek: Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek”Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz ölecekti




Kan gütmek: Kan dökerek öç almayı istemek


Kanı ağır: Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse


Kanı bozuk: Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan”Toplum bu kanı bozuk insanlardan temizlenmelidir


Kanı kaynamak: 1 Hareketli, coşkun olmak 2 Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak”Çocuğa, ilk rastladığımda kanım kaynamıştı


Kanına girmek: 1 Birini öldürtmek veya öldürmek 2 Bir şeyi harcamak, ziyan etmek


Kanına susamak: Belâsını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak”Kanına mı susadın sen, o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!”

Kanını emmek: Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak”Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz herifler!”

Kanı pahasına: Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak”Kanım pahasına da olsa, o adamlara, buradan adımlarını attırmayacağım


Kanı sıcak: Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı


Kanıyla ödemek: Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek”Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya


Kan kusmak: Çok eziyet, sıkıntı çekmek


Kan kusturmak: Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek”Bana kan kusturmaya yemin etmişler, haydi görelim


Kanlı bıçaklı olmak: Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak”Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk


Kanlı canlı: Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan”Kanlı canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum


Kan ter içinde kalmak: Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak”Elindeki kazmayı bırakmaya niyetli değildi, kan ter içinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme baktı


Kan tutmak: 1 Kan görünce bayılmak 2 (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak


Kapağı atmak: Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek”Evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim gel o zaman


Kapalı kutu: İçinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan


Kapı dışarı etmek: Kovmak, dışarı atmak”Ben de bu evin insanıyım, beni kapı dışarı edemezsiniz!”


Kapı kapı dolaşmak: 1 Ev ev gezmek, her eve uğramak 2 Hemen her devlet dairesine başvurmak”Kapı kapı dolaştı, ne var ki bir iş bulamadı


Kapı komşu: Bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan ailelerden her biri”Kapı komşum öyle iyi bir insan ki


Kapısında büyümek: Birinin evinde eğitim görüp yetişmek”Onun kapısında büyümüştü, ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu


Kapısını aşındırmak: İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek

Kapı yoldaşı: Herhangi bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri

Kapıyı açmak: 1 Başlama 2 Bir işte birilerine örnek olmak”Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı


Karaborsa: Piyasada olmayan malın gizlice, el altından yüksek fiyatla alınıp satılması”Karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar


Kara cahil: Hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz”Onun kara cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim


Kara çalı: İki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse


Kara çalmak: Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak”Kadıncağıza yok yere kara çaldılar


Kara gün: Sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen gün”Allah kimseye kara gün göstermesin


Kara gün dostu: Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse


Kara haber: Ölüm veya felâket haberi, çok üzücü haber”Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse yanaşmadı


Karalar bağlamak (giymek): Bir felâket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak


Kara liste: Zararlı görülüp cezalandırılmaları, öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan liste”Köy muhtarını da kara listeye almışlar


Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu: “Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür” anlamında kullanılır


Karar kılmak: Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek”Ben bu elbisede karar kıldım


Karda gezip izini belli etmemek: Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak”Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o, karda gezer izini belli etmez biridir


Kargacık burgacık: Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı)


Kardeş payı yapmak: Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak”Çok açtılar, buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar


Karga tulumba etmek: Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak”Hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler


Karınca duası gibi: Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı)


Karınca yuvası gibi kaynamak: Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer)”Pasajın girişi âdeta karınca yuvası gibi kaynıyordu


Karınca kararınca: Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince”Caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi


Karman çorman: Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş”Ortalık karman çormandı, nereden işe başlayacağını bilemiyordu


Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız


Karnı karnına geçmek: Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak”Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü

Karnım tok: “O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum” anlamında kullanılır”Geç babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin, vermeyecek misin?”


Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi, hâli vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse)”Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır, bize güvenin!”


Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak”Bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil çalıyor!”

Karşı çıkmak: 1 Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak 2 İleri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek”Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın?”


Karşı durmak: Bir güce boyun eğmemek, direnmek”Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur


Karşı koymak: Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek”Hırsızlar polise silâhla karşı koymaya çalıştılar


Kasıp kavurmak: 1 Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek 2 Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak”Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!”


Kaş göz etmek: Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak”Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı düşündü
Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak


Kaşla göz arasında: Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde”Kaşla göz arasında kapıverdi mendili


Kaşlarını çatmak: Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak”Bana öyle kaşlarını çatıp durma!”


Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek


Katı yürekli: Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan”Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir


Kayıtsız kalmak: Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek”Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü?”


Kazan kaldırmak: Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak”Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar


Kazık yutmuş gibi: Dimdik (duran, oturan, yürüyen)


Kazın ayağı öyle değil: “Durum, mesele senin sandığın gibi değil” anlamında kullanılır



Alıntı Yaparak Cevapla

K Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #26
Şengül Şirin
Varsayılan

K Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak,”Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!”

Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak
Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak

Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi”Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı

Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak”Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz

Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır

Keli görünmek: Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak”Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!”

Kel kâhya: Bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan

Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak

Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak”Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil

Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak”Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar


Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek”Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!”


Kendi hâlinde: Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse)”Yazık olmuş, kendi hâlinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı

Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak”O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım beklememiştir


Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek”Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe


Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak”Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden


Kendinden geçmek: 1 Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak 2 Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak”Dün gece bizim adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik

Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek

Kendine gelmek: 1 Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak 2 Aklı başına gelmek 3 Bozuk olan durumu düzelmek”Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!”

Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak


Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek”Hep kendine yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!”


Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek”Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?”

Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak”Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!”

Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek”Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?”


Kendini bulmak: 1 İyi bir duruma kavuşmak 2 Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek 3 Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak”Nihayet kendimi buldum, bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim


Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek”Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!


Kendini dinlemek: 1 Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak 2 Yalnız, sakin kalmak”Uzun bir süre kendimi dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim

Kendini göstermek: 1 Ortaya çıkmak, belirmek 2 Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek”Uzun bir aradan sonra sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi

Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak”Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu

Kendini kaybetmek: 1 Düşüp bayılmak 2 Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hâle gelmek”Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi

Kendini toplamak: 1 Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek 2 Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak 3 Şişmanlamak”Bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor


Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hâkim olamamak”Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım


Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak”İşe henüz kendini vermiş sayılmaz


Kendi payıma: “Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız” anlamlarında kullanılır


Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek”Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte…”


Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak”Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu


Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak”Babam kesenin ağzını açtı nihayet


Keyfinin kâhyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak”O benim keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım, karışamaz bana!”

Keyif çatmak: Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek”İşi nihayet bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti


Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan”Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı


Kılı kırk yarmak: Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak”Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı


Kılına dokunmamak: Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak”İnan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!”

Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek”Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı

Kıl payı (kalmak): Çok az, az bir fark (kalmak)”Araba o hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı

Kıran girmek: 1 Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak 2 Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak”Kıran girdi, bütün koyunlar telef oldu

Kırık dökük: 1 Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey) 2 Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz)”Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!”

Kırıp geçirmek: 1 Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek 2 Çok sert davranarak darıltmak 3 Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak


Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak”Ne inatçı adammış, bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana


Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak


Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak”Ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta bezi var adamın

Kısmeti açılmak: 1 Kazancı artıp bolluğa erişmek 2 Bir kızı isteyenlerin çoğalması”Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!”

Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek

Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak

Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek)”Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk

Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek

Kıyamet kopmak: 1 Kıyamet günü gelmek 2 Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telâş olmak”Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler

Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek”Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı

Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak”Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu

Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer

Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek”Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek değilim

Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak

Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak”Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü

Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek”Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı

Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek

Kitabına uydurmak: Kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak kanunî imiş gibi göstermek”İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı


Kof çıkmak: İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak


Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak”Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum


Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak”Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin


Kol kanat olmak: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak

Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek”Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu


Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hâle gelmek”Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu

Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek”Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!”

Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek”Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler

Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek”Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu

Kök salmak: 1 Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek 2 İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak”Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı

Kök söktürmek: Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak”O takıma kök söktürmeye yemin ettik


Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak


Köprüleri atmak: Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak

Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır

Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama

Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen

Köstek olmak: Engel olmak”Sen köstek olma yeter

Körü körüne: Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden”Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?”

Köşe bucak: Göze çarpmayan, önemsiz yer

Kötüye kullanmak: Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak”Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı

Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak

Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak”Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir

Kumkumav gibi: Yapayalnız, tek başına

Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan”Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor

Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek)”Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen

Kulağına çalınmak: Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak o”Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?”

Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek


Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak”Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin


Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek”Kulağını aç da beni iyi dinle!”


Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak

Kulağını çekmek: 1 Uyarmak için hafif bir ceza vermek 2 Ceza olarak kulağını büküp çekmek”Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!”

Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek, dinlememek”Kulak asma sen onun söylediklerine

Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi

Kulak kabartmak: Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek”Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı

Kulak kesilmek: Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak”Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak kesildim

Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak

Kul hakkı: İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları”Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah

Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak

Kulp takmak: Bir kusur, bir bahane bulmak

Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek

Kundak sokmak: 1 Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak 2 Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak

Kurban olayım: 1 Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır 2 Yalvarmak için söylenir”Kurban olayım yavruma dokunmayın!”


Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek”Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!”


Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak”Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin?”


Kurt masalı okumak: İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek)


Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama”Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!”


Kuru kalabalık: 1 Yararsız kırık dökük eşya 2 Hiçbir işe yaramayan insan

topluluğu”Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma

Kuru kuruya: Boşuna, boş yere


Kuru sıkı: 1 Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf 2 Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu


Kuş beyinli: Akılsız, aptal, ahmak


Kuş kadar canı olmak: Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak


Kuş sütüyle beslemek: En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek


Kuş uçmaz, kervan geçmez: Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer”Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti


Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak”Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!”


Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak


Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak


Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan”İnanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!”


Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak”Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu


Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi, felâkete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak”Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek


Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek”Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?”

Küçük düşürmek: Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek”Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın

Küçük görmek: Önemsememek, değer vermemek”Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!”


Külâhıma anlat: “Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum” anlamında kullanılır


Külâhını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek


Külâhları değişmek: “Araları bozulmak, bozuşmak” anlamında tehdit olarak kullanılır”Hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!”

Kül kedisi: 1 Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse) 2 Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel


Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak”Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi


Kül olmak: 1 Bir şey bütünüyle yanmak 2 Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak 3 Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek


Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak


Kül yutmamak: Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak”Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim


Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan”Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?”

Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak”Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi


Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek”Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç


Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak



Alıntı Yaparak Cevapla

L Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #27
Şengül Şirin
Varsayılan

L Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



L HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Lafa boğmak: Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak, gürültüye getirip uzatmak

Laf (söz) altında kalmamak: Bir münakaşa sırasında söylenen her dokunaklı söze karşılık vermek, söz altında ezilmemek

Laf (söz) aramızda: “Söyleyeceğim sözleri başka biri duymasın, bilmesin, konuştuklarımız aramızda kalsın” anlamında kullanılır”Laf aramızda, Ali yine öç alacağım demeye başlamış

Laf atmak: 1 Dokunaklı sözlerle sataşmak, uzaktan işittirmek 2 Karşılıklı söyleşmek, konuşmak 3 Sözle sarkıntılık etmek”Laf atarak beni tahrik etmeye çalışıyorlardı

Lafa tutmak: Birini konuşarak, gereksiz meseleler anlatarak işinden alıkoymak”Onu biraz lafa tutup oyalamaya başladılar

Laf ebesi: Söyleyecek sözü bol olan, her söze karışan, herkese söz yetiştiren, çok konuşan”Laf ebeliğini bırak da ne söyleyeceksen söyle!”

Laf etmek: 1 Konuşmak 2 Bir şeyi dedikodu konusu yapmak”Akşam buluşalım da iki çift laf edelim

Lafı (sözü) ağzına tıkamak: Birinin sözünü bitirmesine fırsat vermemek, onu susmak zorunda bırakmak, konuşmasını önlemek”Ağzını açar açmaz lafı ağzına tıkadılar adamcağızın

Lafı (sözü) ağzında gevelemek: Söylemek istediğini açık olarak bir türlü söyleyememek, şundan bundan bahsetmek”Beni görünce şaşırdı, lafı ağzında gevelemeye başladı


Lafı ağzında kalmak: Söyleyeceğini söylemeye zaman bulamamak, konuşmasını bitirememek

Lafı (sözü) çevirmek: Konuşmasının sakıncalı bir biçim aldığını fark edince söze başka biryön vermek, başka konuya geçmek”Beni görünce birden nasıl da sözü çevirdi

Lafını (sözünü) etmek: Bir şey üzerinde konuşmak”Artık lafını etmeyin şu adamın!”

Lafını (sözünü) bilmek: Tutarlı ve mantıklı konuşmak, sakıncalı olmayan ve birini kırmayan sözler söylemek, saygılı ve yerinde konuşmak”O daima lafını bilir bir insan olmuştur

Laf işitmek: Birisi tarafından paylanmak, azarlanmak,”Çabuk ol, senin yüzünden laf işiteceğiz öğretmenden

Laf olsun diye: Rastgele, belli bir amaç gütmeden”Kızma canım, laf olsun diye söylemiştir o sözleri

Laf (söz) taşımak: Aralarını açmak maksadıyla birinin bir kimse hakkında söylediği hoş olmayan sözlerini o kimseye ulaştırmak, söz getirip götürmek”O laf taşıyıcı adamdan uzak durmalısın

Laf (söz) yetiştirmek: Bir söze karşılık vermekte gecikmemek, durmadan konuşmak

Laf (söz) yok: “Kusursuz, eksiksiz, eleştirilecek bir yanı dahi yok” anlamında kullanılır”Arkadaşıma laf yok, o mert mi mert biridir

Lâhavle çekmek: Sıkıntıyı, öfkeyi gidermek, sabır telkin etmek için “Lâhavle” ile başlayan duayıokumak “Lâhavle çekmeden başka bir şey yapamadım

Lamı cimi yok: “Hiçbir bahane, itiraz, mazeret, duraksama, karşı gelme yok” anlamında kullanılır”Lamı cimi yok, bu akşam bize geleceksiniz, tamam mı?”

Lastikli söz: Değişik mânâlara gelen söz

Leb demeden leblebiyi anlamak: Daha sözün başında ne demek istediğini anlamak, anlayışlı ve kavrayışlı olmak

Leke sürmek: Suç yüklemek, birinin onurunu sarsacak biçimde iftirada bulunmak”Zorla kadıncağıza kara bir leke sürdüler, Allah`tan hiç korkmadılar

Leşini çıkarmak: Çok feci dövmek”Beş kişiydiler, adamın leşini çıkardılar

Leşini sermek: Öldürmek”Ben de onun leşini sermezsem…”

Leyleğin yuvadan attığı yavru: Yakınlarından ilgi görmeyen, çevresinin uzaklaştırdığı kimse

Lokma ağzında büyümek: Herhangi bir sebepten, acı ya da üzüntüden dolayı lokmasını yutamamak, yiyememek”Ağzında lokmalar büyümeye başladı, gözleri dolu dolu oldu

Lokmasını saymak: Birinin ne kadar yediğine bakmak, çok yiyeceğinden korkmak

Lök gibi oturmak: Bir yere bütün ağırlığıyla çökmek, oturup kalmak”Sedire lök gibi oturunca gacur gucur sesler duyuldu

Lügat paralamak: Anlaşılmaz, süslü, parlak, ağdalı, konuşma dilinde geçmeyen kelimelerle konuşmak”Lügat paralamak hoşuna gitmeye başlamıştı

Lüpe konmak: Değerli bir şeyi bedavadan, emek sarf etmeden ele geçirmek



Alıntı Yaparak Cevapla

M Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #28
Şengül Şirin
Varsayılan

M Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



M HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Maaşa geçmek: Aylığa geçmek, çalıştığı yerden ücret almaya başlamak”Maaşa geçtiği günün ertesinde onu işten çıkardılar


Madalyanın ters (öteki) yüzü: Olumlu bir olay, iş ya da durumun düşünülmesi, hesaba katılması gereken olumsuz yönü

Madik atmak: Hile, düzen ve oyunla aldatmak; dolap çevirmek”Ona kolay kolay kimse madik atamaz


Mahalle karısı: Kaba, terbiyesiz, görgüsüz, kavgacı kadın
Mahalleyi ayağa kaldırmak: Bağırıp çağırarak, gürültü kopararak konu komşuyu rahatsız etmek, telâşlandırmak”Bağırıp durma öyle, mahalleyi ayağa kaldıracaksın

Mahkemelik olmak: Kavga veya anlaşmazlık sonucu mahkemeye düşmek”Bu gidişle mahkemelik olacağız galiba

Mahşer midillisi: Kısa boylu, fitneci kimse
Mahşer gibi: Çok kalabalık”Meydan mahşer gibiydi

Makaraları koyvermek: Kendini tutamayıp kahkahayla gülmeye başlamak, uzun uzun gülmek”Yüzükoyun çamura düşen arkadaşını görünce makaraları koy verdi

Makas almak: Birinin yanağını orta parmakla gösterme parmağı arasında sıkmak
Mal bulmuş mağribi gibi: Büyük bir zenginliğe kavuşmuşcasına büyük sevinç ve coşku ile

Mal etmek: 1 Bir malı hakkı olmadığı hâlde kendisininmiş gibi göstermek veya saymak 2 Bir mala, bir değer karşılığında sahip olmak”O tarlayı kendisine mal etmesine göz yummayacağım


Malın gözü: 1 Aşağılık ve düzenci kimse 2 İffetsiz 3 İyi mal

Mânâ çıkarmak: Yanlış bir yargıya varmak, bir söz ya da hareketten kendine göre bir anlam çıkarmak”Öyle alıngandı ki her sözümden bir mânâ çıkarıyordu

Mânâ vermek: Kendine göre bir yargıya varmak, yorumlamak”Senin bu davranışına bir mânâ veremiyorum


Maneviyatı bozulmak: Moral gücü sarsılmak, kendine güveni yitirmek, kendini güçsüz ve dirençsiz hissetmek”Düşmanlar, toplumumuzun önce maneviyatını bozdular

Mantar gibi yerden bitmek: Birdenbire ya da kendiliğinden ortaya çıkmak”Adamlar mantar gibi yerden bitmişlerdi, bir anda etrafımızı sarıverdiler

Maraza çıkarmak: Anlaşmazlığa yol açacak işler yapmak, kavgaya yol açmak

Martaval atmak: İnanılmayacak şeyler uydurmak, yalan söylemek”Amma da martaval atıyordu adam

Mart içeri pire dışarı: Birbirinden hoşlanmayan iki kişiden biri gelince ötekinin dışarı çıkışını anlatmak için kullanılır

Masal okumak: İnandırıcı olmayan, oyalayıcı ve avutucu sözler söylemek”Bana masal okuma, olayın gerçek yüzünü anlat

Maskara olmak: Gülünç hâllere düşmek, alay konusu olmak”Kim düşmanının maskarası olmak ister?”

Maskesi düşmek: Gerçek yüzü, kimliği, niteliği ortaya çıkmak”Nihayet maskesi düştü, herkes onun ne mal olduğunu anlayacak

Masrafa girmek: Çok para harcamak”Evi yaptılar ama çok da masrafa girdiler

Masrafı çekmek: Bir iş için gereken parayı ödemek, gideri karşılamak”Yarınki gezide bütün masrafları Ahmet çekecekmiş

Maşallahı var: Bir şey ya da kimsenin iyi durumda olduğunu anlatmak için

kullanılır”Adamın maşallahı var, hiçbir yoksulu geri çevirmedi

Maşası olmak: Sakıncalı bir işte, biri tarafından araç olarak kullanılmak”İşverense işveren, onun maşası olamam ben!”


Mat etmek: 1 Satranç oyununda yenmek 2 Bir tartışmada, karşı tarafı söz söyleyemeyecek duruma getirmek”İleri sürdüğü kanıtlar ile karşısındakileri kısa zamanda mat etti


Matrak geçmek: Alay etmek, karşısındakiyle eğlenmek, dalga geçmek”İnsanlarla matrak geçmeye bayılıyorsun


Maval okumak: Tutarlı, inandırıcı olmayan, yalan sözler söylemek”Kes sesini, maval okumandan bıktım artık!”

Mayası bozuk: Karaktersiz, kötü yaradılışlı, aşağılık (kişi)”Şu mayası bozuk adamın çenesini kapayın, sesini duymak istemiyorum

Maymun iştahlı: Kararsız, hevesi çabuk geçen; bugün şunu yarın ötekini beğenen”Maymun iştahlılığı yüzünden başına olmadık işler geldi

Mekik dokumak: İki yer arasında durmadan gidip gelmek”Mağaza ile ev arasında tam elli beş yıl mekik dokumuştu rahmetli

Mendil açmak: Dilenmek

Merak etmek: 1 Kaygılanmak 2 Öğrenmek, anlamak isteği taşımak”Merak etmeye başladım, bu saate kadar gelmeliydiler


Merhabası olmak: Birisiyle selâmlaşacak kadar tanışıklığı, yakınlığı bulunmak

Merhabayı kesmek: Biriyle ilgiyi kesmek, arkadaşlığa son vermek”Onunla merhabayı keseli epey zaman olmuştu

Mesele çıkarmak: Üzüntü verecek, içinden zor çıkılacak, bir anlaşmazlığa sebep olacak bir durum oluşturmak”Haydi, bir mesele çıkarmadan çekip gidin buradan

Mesken tutmak: Yerleşmek”Yarim İstanbul`u mesken mi tuttun!”

Meteliğe kurşun atmak: Parasız pulsuz kalmak, hiç parası olmamak”Dün meteliğe kurşun atıyordu, ya bugün…”

Metelik vermemek: Değer vermemek, umursamamak, aldırış etmemek”Onun gibilere metelik vermem mi diyorsun?”

Mevki sahibi olmak: Yüksek bir görevde, bir işte önemli bir aşamada bulunmak”Mevki sahibi olmak için yıllarca çalışıp durdu

Meydana çıkmak: 1 Görünmek 2 Belli olmak 3 Yetişmek, büyümek, olmak”Korkak herif meydana çık da yüzünü görelim

Meydana gelmek: 1 Olmak, oluşmak, vücut bulmak 2 Ortaya çıkmak”Olay akşam üzeri meydana geldi diyorlar

Meydanı boş bulmak: Kendisine mâni olacak kimse bulunmadığı için aşırı davranışlarda bulunmak, bir şeyden çekinmemek”Meydanı boş bulan eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başlamışlardı


Meydan okumak: Kavga ya da yarışmaya çağırmak, korkmadığını ve çekinmediğini açıkça bildirmek”Bir an meydan okumayı içinden geçirdi, sonra bundan vazgeçti

Meydan vermemek: Olumsuz bir olay ya da durumun gerçekleşmesine imkân ve zaman vermemek, engel olmak”Onların kavga etmesine sakın meydan vermeyin çocuklar


Mezhebi geniş: Namus konusunda gerekli olan titizliği göstermeyen, kadın-erkek ilişkilerinde dini kaidelere aldırış etmeyen, iffetsizliğe meydan veren, geniş davranan

Mezar kaçkını: Çok zayıf, bitkin, güçsüz düşmüş kişi


Mırın kırın etmek: Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli bahaneler ileri sürüp nazlanmak”Mırın kırın etmeyi bırak da yak şu sobayı


Mızıkçılık etmek: Bir oyunu ya da birlikte yapılan bir işi çeşitli bahaneler ileri sürerek bozmaya çalışmak, razı olmamak

Mide bulandırmak: 1 Kusacak bir duruma getirmek 2 Kuşkulandırmak”Çekil çabuk karşımdan, midemi bulandırıyorsun!”


Midesi bulanmak: 1 Kusacak gibi olmak 2 İğrenmek, tiksinmek 3 Kuşkulanmak”Yaptığınız iş, mide bulandırıcı bir işti!”


Mideye oturmak: Yenilen bir şeyin sindirim zorluğu vermesi


Mihenk (taşı): Birinin değerini, ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt


Mim koymak: 1 (Bir şey) unutulmaması için işaret koymak 2 Önemli bularak üstünde durmak, dikkate almak, önemli şeyler arasında saymak”Bu ata sözüne bir mim koy, dedi öğretmenim


Minnet etmek: Boyun eğmek, yalvarmak”Ona buna minnet etmeden yaşamak istediğimi biliyorsun değil mi?”


Moda olmak: Yaygın duruma gelmek, gözde olmak, beğenilir ve arzu edilir olduğu için yapılır olmak”Saçları kısa kestirmek bu yıl moda oldu


Modası geçmek: Yaygın olmaktan çıkmak, önemini yitirmek”Bu elbisenin modası geçti artık


Mola vermek: Bir süre ara vermek; uzun süren yolculuğun, çalışmanın, yürüyüşün yorucu etkisini atmak için bir süre dinlenmek”Yarım saat sonra mola verecekler, onlara mola yerinde yetişebiliriz


Muhallebi çocuğu: Nazlı, el bebek gül bebek büyütülmüş, dayanıksız, narin kimse”Senin gibi muhallebi çocuklarıyla iş yapamam ben


Mukabelede bulunmak: Karşılık vermek


Mumla aramak: Çok istek ve özlemle aramak”O anneyi siz mumla arayacak ama bir daha bulamayacaksınız


Mum (gibi) olmak: 1 Yaramazlığı, hırçınlığı, uyumsuzluğu bırakıp yola gelmek 2 Razı olmak”Askerde onun da mum gibi olacağına eminim


Muradına ermek: Dileği gerçekleşmek, çok istediği şeye kavuşmak”İnşallah muradına erersin kızım


Mümkün mertebe: Olabildiğince, yapabildiği kadar”Zararınızı mümkün mertebe karşılama yoluna gideceğimizden emin olun lütfen


Mürekkebi kurumadan: Bir şeyin yazılmasından çok kısa bir süre sonra


Mürekkebi kurumadan bozmak: Bir kararı, sözleşmeyi, anlaşmayı yazılmasından kısa bir süre sonra bozmak


Mürekkep yalamış: Az çok öğrenim görmüş, okuyup yazmış, belli bir kültüre sahip olmuş kimse”Maval okumayı bırakın, biz de mürekkep yalamışlardan sayılırız


Mürüvvetini görmek (anne, baba için): 1 Özellikle evlâdının evlendiğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu görmek 2 Çocuklarının sevinçli günlerini görerek mutluluk duymak”Acaba çocuklarımın mürüvvetini görecek miyim?”


Müslüman adam: Hak yemeyen, doğruluktan ayrılmayan, İslâm`ın emirlerine uyan kimse”Müslüman adam, başı daima dik olan adamdır



Alıntı Yaparak Cevapla

N Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #29
Şengül Şirin
Varsayılan

N Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



N HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Nabza göre şerbet vermek: Birinin hoşuna gidecek, eğilimlerine cevap verecek biçimde davranmak”Nabza göre şerbet vermeyi iyi biliyorsun

Nabzını yoklamak: Eğilimini, niyetini, düşüncelerini, arzularını anlamaya çalışmak”İşçilerin nabzını yoklayın da zam konusunu öyle düşünelim

Nalıncı keseri gibi kendine yontmak: Hemen her işte kendi çıkarını düşünerek hareket etmek
Nam almak: Tanınmak, ünü her yerde duyulmak

Namus belâsı: Namusunu, şerefini, itibarını korumak için katlanılan sıkıntılı durum,

kabullenilen zarar ziyan”Namus belâsına az kaldı canından oluyordu delikanlı

Nane molla: 1 Dirençsiz, güçsüz kimse 2 Çok sık hastalanan, sağlıksız kimse 3 Üşengeç, bir iş yapmaktan kaçınan”Ne nane molla bir adamsın, kalk da biraz çalış

Nara atmak: Yüksek bir sesle haykırmak, kabadayıca bağırmak”Birahaneden çıkan sarhoşlar edepsizce nara atmaya başladılar

Nato kafa nato mermer: “Söz anlamaz, söz dinlemez taş gibi kafa” anlamında kullanılır

Naza çekmek: Kendini ağır satmak, bir isteği yerine getirmekte yapmacıklı davranışlarla isteksiz gibi davranmak”Kendini naza çekmeye bayılır bizim kız

Nazı geçmek: İstediklerini yaptıracak kadar hatırı sayılır olmak”Babası, kasabada oldukça nazı geçen bir insandı


Ne akar ne kokar: Kimseye ne faydası ne de zararı dokunan pısırık, çekingen kimseler için kullanılır


Ne çare: Çaresi yok, elden bir şey gelmez”Ne çare ki onu durdurmamız mümkün değil


Ne çıkar: 1 Ne zararı var? 2 Bir sonuç vermez 3 Ne fayda, ne zarar umulur”Biraz sert konuşmuşsam, ne çıkar bundan?”

Neden sonra: Bir süre geçince, her şey olup bittikten sonra, çok zaman sonra”Neden sonra babam da geldi

Ne de olsa: Ne denli eksiği, kusuru olursa olsun; böyle olmakla birlikte

Ne dese beğenirsin?: “Nasıl, beklenmeyen bir söz söyledi biliyor musun?” anlamında kullanılır

Ne fayda: Artık neye yarar

Nefes aldırmamak: Dinlenmesine fırsat vermemek, sıkıştırmak, rahat bırakmamak”Nefes aldırmadı bize, sabaha kadar çalıştırdı

Nefesi kesilmek (tıkanmak): Güç soluk alacak duruma gelmek veya soluğu büsbütün durmak”Bir yumrukta nefesini kesti adamın

Nefes nefese gelmek: Koşarak, sık sık soluyarak, heyecanlı ve yorulmuş bir şekilde (gelmek)”Kapıdan içeri nefes nefese girdi
Nefes tüketmek: Bir şeyi anlatmaktan çok yorulmak”Boşuna nefes tüketiyorsun, baksana anlamıyor

Nefsine yedirememek: Kendine yakıştıramamak, o şeyi yapmayı kendisi için onur kırıcı, ağır bulmak”İki yüzlülüğü bir türlü nefsine yediremiyordu

Nefsini körletmek: Birtakım yollarla iştah duygusunu dindirmek”Nefsini körletmeden iyi bir kul olamazsın

Ne güne duruyor?: “Şimdi yapmazsa, ne zaman yapacak” anlamında kullanılır”Gitsin istesin kızı, daha ne güne duruyor?”

Nefsini yenmek: Arzularının, ihtiraslarının önüne geçebilmek

Ne günlere kaldık!: “Eskiden daha iyiydi, zaman değişti, düzen ve usuller başkalaştı, çok kötü günler geçiriyoruz” anlamında kullanılır

Ne hâli varsa görsün!: Uyarılara, öğütlere kulak asmayan insanlar için “ne yaparsa yapsın, beni ilgilendirmiyor” anlamında kullanılır

Ne idiği belirsiz: Ne olduğu, niteliği, soyu sopu, nereli olduğu bilinmeyen”Ne idiği belirsiz bir yığın insan hükümette yer almış

Ne mal olduğunu anlamak: Asıl niteliğini, işe yaramaz oluşunu, kötü niyet beslediğini anlamak”Onun ne mal olduğunu şimdi anlarız

Ne mene: Ne türlü, nasıl, ne çeşit?

Ne od var ne ocak: Aşırı yoksulluğu, geçim darlığını anlatmak için kullanılır

Ne oldum delisi olmak: Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak”Dikkat et, ne oldum delisi olan insanlar gibi olma

Ne olur: “Yalvarırım, rica ederim, lütfen” anlamında kullanılır”Ne olur beni de götürün köye!”


Ne olur ne olmaz: Her ihtimale karşı, ne olacağı belli değil”Şemsiyeni al, ne olur ne olmaz, yağmura yakalanabilirsin


Ne pahasına olursa olsun: Her türlü sıkıntı ve tehlikeyi göze alarak, ne kadar büyük fedakârlık isterse istesin”Ne pahasına olursa olsun ben bu işi bitireceğim

Nerede akşam orada sabah: “Gece kalacağı bir yeri yok, neresi rast gelirse orada kalıp yatar” anlamında kullanılır

Nereden nereye: 1 Uzak, dolaylı bir ilişki ile 2 Şaşılacak şey, olacak gibi değil!”Nereden nereye, kim derdi ki biz karşılaşacağız!”

Ne şiş yansın ne kebap: “İki taraf da korunsun, gücendirilmesin, ikisinin de zarar görmeyeceği bir yol bulunsun” anlamında kullanılır

Ne tadı var ne tuzu: Hoşa gidecek, zevk alınacak, beğenilecek bir şey değil”Ne tadı var ne tuzu yaptığım işin

Nevri dönmek: Çok öfkelenmek, sinirlenip kızmak ve bu sebeple rengi değişmek”Saygısızca konuşmaya başlayınca nevri döndü, öfkeyle elini kaldırdı

Ne yardan geçer ne serden: İstediği şey fedakârlığı gerektirdiği hâlde, fedakârlığa yanaşmayan ama istediğinden de vazgeçmeyen kimseler için kullanılır
Ne yer ne yedirir: Kimsenin yararlanmasını istemez, kendi de yararlanmaz

Neye uğradığını bilememek: Beklenmedik bir durumla karşılaşıp hiçbir şey yapamamak, şaşırıp kalmak”Ocak birden alev alınca neye uğradığını bilemedi

Niyet etmek: Bir şeyi yapmayı zihninde tasarlamak, düşünmek”Ona hediye almaya niyet etmişti


Niyeti bozuk: Kötü bir davranışta bulunması beklenen, kötülük düşündüğü sezilen”Niyeti bozuk bunların, sakın ilişmeyin


Noktası noktasına: Tastamam, eksiksiz, tamamen, birbiriyle tıpatıp aynı”Noktası noktasına hatırlıyorum o kavgayı


Not düşmek: Yazılı metnin bulunduğu sayfanın bir köşesine, konuyla ilgili birkaç cümle yazmak


Notunu vermek: Kıymetini tespit etmek, ne nitelikte bir kişi olduğu konusunda kanıya varmak”Hâlâ notunu veremedin mi o adamın?”


Nuh der peygamber demez: Son derece inatçıdır, düşüncelerini bir türlü değiştirmez, söylediklerinde ve inançlarında direnir


Nuh Nebi`den kalma: Çok eski modası geçmiş, köhnemiş (eşya, bina)”Nuh Nebi`den kalma bir koltukta oturuyordu


Numara yapmak: Bir hareketi yalandan yapmak, bir şeyi gerçekmiş gibi söyleyerek karşısındakini aldatmak”Ona öyle bir numara yapacağım ki şaşkına dönecek


Nur topu: Gürbüz, sağlıklı, çok güzel ve temiz çocuklar için söylenir


Nutku tutulmak: Korkudan, üzüntüden, heyecandan konuşamaz olmak”Katili karşısında görünce nutku tutuldu




Alıntı Yaparak Cevapla

O Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları

Eski 01-19-2011   #30
Şengül Şirin
Varsayılan

O Harfi İle Başlayan Deyimler Ve Anlamları



O HARFİYLE BAŞLAYAN DEYİMLER

Ocağına düşmek: Birine yardım etmesi için yalvarmak, koruması için sığınmak”Ocağına düştüm ağam, beni bu işten ancak sen kurtarırsın!”

Ocağına incir dikmek: Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini alt üst etmek, yuvasını yıkıp toparlanamaz hâle getirmek”Bende senin ocağına incir dikmezsem dedi ama dediğine pişman oldu


Ocağını söndürmek: Ailenin dağılmasına sebep olmak, çoluk çocuğunu yok etmek”Ocağımı söndürdü katiller!”


Oğul balı: 1 Evlât, evlâdın ana babaya yansıyan geliri 2 Oğul arılarının yaptığı bal

Oğul vermek: Oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp başka bir kovana gitmek, yeni bir oğul arısı topluluğu meydana getirmek


Okkalı kahve: Bol kahve ile yapılmış ve büyük fincana konmuş kahve”Bir okkalı kahve daha çek usta!”


Okka çekmek: Hacminden daha fazla ağır gelmek

Okkanın altına girmek: Haksız yere eziyet çekmek, zarar ve ceza görmek”Uyanık ol da okkanın altına gireyim deme, tamam mı?”


Ok yaydan çıkmak: Geri dönülemeyecek bir iş yapmak, söz söylemek ya da bir harekette bulunmak”Ok yaydan çıktı bir kere, çaresiz dövüşeceğiz
Ola ki…: Belki olur ya, olabilir ki…”Ola ki bir daha karşılaşırız


Olan biten: Olup geçenler, olanların hepsi, meydana gelenler”Olan bitenden hiç haberim olmadı


Oldu bittiye getirmek: Emrivaki yapmak, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak”Oldu bittiye getirerek tarlayı satın aldılar


Oldum bittim (veya oldum olası): Başından beri, öteden beri, ilk zamandan beri, kendimi bildiğimden beri”Oldum bittim kızarım bu adamlara


Oldu olacak kırıldı nacak: “Olanlar oldu, iş işten geçti, olanlar geri dönülemeyecek bir durum aldı, bunu kabul etmek gerek” anlamında kullanılır


Olmayacak duaya amin demek: Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak ya da buna destek vermek


Olur olmaz: 1 Meydana gelmesinden hemen sonra 2 Rast gele, sıradan 3 Gerekli gereksiz, yerli yersiz, önemli önemsiz durumu gözetilmeden yapılan (iş) ya da söylenen (söz)


Oluruna bırakmak: Bir işin yapılabildiği, olabildiği kadarıyla yetinmek, müdahale etmeden bekleyip sonucuna ne olursa olsun razı olmak”Artık oluruna bıraktık işi

Omuz omuza: 1 Birbirine destek vererek, dayanışarak 2 Yan yana, çok sıkışık”Omuz omuza vererek bu zorluğun altından kalkmamız mümkün

Omuz silkmek: Aldırmamak, önem vermemek, benimsememek”Sana bunu alacağım dedim ama o, omuz silkti


On parmağında on kara: İnsanlara leke sürmeyi, kara çalmayı, iftira atmayı huy edinmiş (kimse)


On parmağında on marifet: Çok hünerli, becerikli, ustalığı çok, elinden her iş gelir


Onuruna dokunmak: Onurunu, haysiyetini incitmek”Dikkatli ol, birinin onuruna dokunacak iş yapma


Oralarda (oralı) olmamak: Anlamamış, sezmemiş gibi davranmak”O sözler ona söyleniyordu ama hiç oralı olmadı


Ortada kalmak: 1 Yersiz yurtsuz kalmak, barınacak yer bulamamak 2 İki şey arasında kalmak 3 (Bir şeyi) kimse üzerine almamak”Belediye evlerini yıkınca çoluk çocuk öylece ortada kaldılar


Ortadan kalkmak: 1 Görünmez, bulunmaz olmak 2 Yok olmak”Sis ortadan kalktı

Ortadan kaybolmak: Nereye gittiği bilinmemek, sezdirmeden gitmek, görünmez hâle gelmek”Ali ortadan kayboldu


Orta hâlli: Ne zengin ne yoksul, ne iyi ne kötü, ne çirkin ne güzel”Onlar orta hâlli bir ailedirler


Ortalığı birbirine katmak: Kargaşa çıkarmak, herkesi birbirine düşürmek”Şimdi gelip ortalığı birbirine katacak diye korkuyorum


Ortalık düzelmek: Tedirginlik kalmamak, toplum içindeki karışıklık yok olmak”Çok şükür ortalık düzeldi


Ortalık karışmak: Kargaşa çıkmak, toplumda düzensizlik baş göstermek”Ortalık yine karıştı, insanlar birbirine girdi


Orta malı: 1 Herkesin yararlandığı (şey) 2 Her isteyenle ilişkide bulunan”Benim bisikletim orta malı mı ki herkes binmeye çalışıyor


Ortaya dökmek: 1 Gizli olan ne varsa açıklamak 2 Çıkarıp göstermek”Bütün sırlarını ortaya dökmek için harekete geçti


O tarakta bezi olmamak: Bir şeyle, bir işle ilişiği bulunmamak, o şeyle ilgilenmemek”O tarakta bezi olacağını hiç sanmam


Ot yoldurmak: Çok güçlük çıkarmak, zor bir iş gördürmek, çok uğraştırmak


Oya koymak: Bir işin sonucunu belirlemek üzere oy verilmesini istemek, oylama yoluyla bir topluluğun görüşünü almak”Bu görüşü oya koymayı teklif ediyorum, kabul edenler el kaldırsınlar


Oy birliği: Bir toplantıya katılan, bir meseleyi konuşan kimselerin aynı düşüncede olup aynı yönde oy kullanmaları”Sınıf başkanını oy birliği ile seçtik


Oyuna gelmek: Aldatılmak, tuzağa düşürülmek”Onların oyununa gelmemeye çalış, dikkatli ol


Oyunbozanlık etmek: Mızıkçılık etmek, birlikte yapılması gereken işten tek taraflı vazgeçmek”Oyunbozanlık etme de gel birlikte eğlenelim


Oyun etmek: Aldatmak, kurnazlıkla birini tuzağa düşürmek”Bana kötü bir oyun ettiler


Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »
Konu Araçları Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş Arama
Görünüm Modları


frmsinsi.net
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
FrmSinsi.net hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.